Dikkat! Domuz Gribinden Beter

Uzmanlar uyarıyor: Bu salgın hastalık domuz gribinden beter!

Burun akıntısı, öksürük, ateş ya da baş ağrısı şikâyetiyle hastanelere başvuranların sayısında son dönemde ciddi bir artış yaşanıyor. Uzmanlar da son günlerde salgının boyutunun arttığını belirtiyor ve uyarıyor: “Hep korktuğumuz domuz gribi değil, maalesef daha ağır geçen H3N2 virüsü ile karşı karşıyayız. Her hasta en az 1 hafta dinlenmeli, risk grubundakiler mutlaka doktora görünmeli.”

‘DOMUZ GRİBİ OLSA DAHA İYİ’

Sabah’ın haberine göre, Prof. Dr. Selim Badur: Grip aktivitesinde bir artış var ancak bu her kış olan ve beklenen bir dönemdir. Mevsimsel grip dediğimiz H3N2 virüsü ve H1N1 virüsü ağırlıklı bir salgın. Ancak biz çoğunlukla incelediğimizde H3N2 virüsünü görüyoruz. Aslında birkaç yıl önce adından söz ettiren ve domuz gribi olarak anılan H1N1 virüsü olsa daha iyi çünkü o daha hızlı geçiyor. H3N2 daha ağır geçiyor. Bu grip virüsü saptananların yüzde 80’inden fazlasında H3N2 virüsüyle karşılaşıyoruz. Yaklaşık 1 hafta istirahat etmek gerekiyor. Antibiyotiklerin maalesef etkisi yok. Antiviral ilaçlar bulguların ortaya çıkmasından itibaren 48 saat içinde kullanılması gerekiyor. Geç kalındığında pek işe yaramıyor. Aşılanmak için de henüz geç değil. Şubat sonuna kadar aşılanma yapılabilir.

‘PİYASADA İLAÇ BULMAK ZOR’

Prof. Dr. Önder Ergönül: İnfluenza A ile karşı karşıyayız. Bu H1N1 ya da H3N2 virüsü olabiliyor. Domuz gribi dendiği zaman insanlara hala çok kötü geliyor ancak domuz gribi aslında hafif bir türdür. Daha geç geçen daha ağır seyreden bir tablo görüyoruz. Aralık başı, ortası gibi başlayan salgın şu sıralar en yüksek seviyeye ulaştı. Giderek sayılar artıyor. Evde istirahat, işe ya da okula rahatsızlık bitmeden dönmemek yayılma hızını da azaltır. Kronik rahatsızlığı olan, kalp hastaları, kanser hastaları, yaşlılar, hamileler mutlaka doktora danışmalı. Yalnız bir sıkıntı da ilacının piyasada pek bulunmaması. Etken madde oseltamivir içeren 3 ilaç şu anda piyasada çok zor bulunuyor. Hastalar boş yere de antibiyotik kullanmamalı. (Vatan)

KAYIŞDAĞI CADDESİNDE CAN PAZARI

KAYIŞDAĞI CADDESİNDE CAN PAZARI

 

1 Temmuz 2013 saat 18.40’da Kayışdağı caddesi üzerinde bir araç kaldırımda yürüyen dört yayaya (iki kadın, iki erkek) çarparak, iki erkeğin ağır yaralanmasına neden oldu. Erkeklerden birinin üç defa duran kalbi tesadüfen orada bulunan bir doktorun müdahalesiyle yeniden çalıştırıldı ve mutlak ölümden kurtuldu.

Darülaceze kavşağını geçtikten sonra ve Akyazılı caddesine 30 metre kala gerçekleşen kazada, kazaya uğrayan anne ve kızı kaldırımın üzerinde yarım saatten fazla ambulansın gelmesini bekledi. Bu sırada anne ve kızını, yardıma koşan vatandaşlar sakinleştirmeye çalıştı.

Trafiğin yoğun olduğu saatte meydana gelen kaza nedeniyle her iki yönde de bir kilometreye varan  araç kuyruğu oluştu.

Saat 19.30 sularında kaza yerine gelen üç ambulans yaralıları alarak olay yerinden hızla hastaneye götürdü.

Kazaya karışan araç sürücüsünün çarptıktan sonra aracını ara sokaklardan birine bırakarak kaçtığı öğrenildi.

 

 

Vitamin Eksikliği Tehlikelidir

VİTAMİN EKSİKLİĞİ BEBEKLER İÇİN TEHLİKELİ !
Beslenmedeki yetersizliklerden dolayı ortaya çıkan vitamin eksikliği özellikle bebekler ve çocuklar için tehlikeli sonuçlara neden olabiliyor.Uzman Diyetisyen Serkan Tutar konu ile ilgili önemli bilgiler verdi.


A vitamini, omurilik oluşumunda görev almaktadır. Yetersizliği sonucunda, bebeklik çağında omurilik ile ilgili sorunlar oluşabilir. A vitamininin en iyi kaynakları, karaciğer, balık ve süttür. Bebeklik döneminde ise en iyi A vitamini kaynağı anne sütüdür. Tiamin, B kompleks vitaminleri arasında yer alan ve B1 vitamini olarak bilinen vitamindir. Enerji metabolizması açısından sahip olduğu önemli işlevler göz önüne alınırsa, sinir sistemi açısından da çok önemli olduğu görülebilir. Yetersizliğinde, doğumsal büyüme geriliği ve sakatlıklar meydana gelebilir. Tiaminin en iyi kaynakları, tam tahıl ürünleridir. Bebekler içinse, anne sütü en iyi kaynaktır. Riboflavin de B kompleks vitaminlerinden olup, omurilik oluşumunda ve sinir hücrelerini koruyan yağlı yapının –miyelin- oluşumu için gereklidir ve en iyi doğal riboflavin kaynakları, süt ve süt ürünleridir. B6 vitamini, beyinde sinir iletimini sağlayan maddelerin sentezinde rol alan bir vitamindir ve yetersizliğinde bu maddelerde eksiklikler oluşabilir. B12 vitamini eksikliğinde ise, omurilikte ağır sakatlıklar oluşabilir. Bu vitaminin kaynakları, hayvansal besinlerdir ve hiçbir bitkisel besin B12 vitamini içermemektedir.

Alerjik Rinit Sinüzit’e Neden Olabiliyor !

Alerjik Rinit Sinüzit’e Neden Olabiliyor !
Toplumun yaklaşık %20’sinde görülen alerjik rinit aynı zamanda sinüzite de neden olabiliyor.Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahi Uzmanı Op.Dr.Bahadır Baykal konu hakkında önemli noktaların altını çiziyor.
Burun iç kısmını döşeyen ve mukoza adı verilen zarın enflamasyonun (tahriş) yaklaşık yarısı alerjiye bağlıdır. Yanlış olarak Alerjik nezle ya da saman nezlesi olarak da anılan alerjik rinit, nefes alma sırasında,ortamdaki mevcut alerjenin burna girip, burnun mukozasına yapışması ile bu alerjine karşı hassasiyeti olan kişilerde, burun akıntısı, hapşırma, burun kaşıntısı, burun tıkanıklığı, koku almada azalma, gözlerde yaşarma ve damakta kaşınma gibi şikayetler yaratır.
Toplumun yaklaşık %20’sinde alerjik rinit mevcuttur. Her yıl pek çok kişide alerjik rinit semptomları başlamaktadır.Bazıları çok hafif atlatırken bazıları için çok ağır geçmekte, işlerini engelleyerek yaşam kalitesini bozmaktadır.:
Havada taşınabilecek kadar küçük ve hafif olan polenler, mantar sporları, hayvan tüyleri ve ev tozları burnumuz ve genzimizdeki mukoza üzerinde birikirler. Özellikle bahar döneminde alerjik rinite sıklıkla polenler neden olmaktadır. Alerjenin havada yoğun olduğu dönemlerde,özellikle mevsim geçişlerinde bu alerjik tablo görülebileceği gibi,yıl boyu devam eden alerji şikayetleri de olabilir.özellikle ev tozu akarları (mite), hamamböcekleri, evcil hayvanı alerjenleri, ve mantar sporlarıdır (küf) yıl boyu ortaya çıkan alerjiden sorumludur. Bazen çalışma ortamındaki alerjenlere ya da tahriş edici maddelere karşıda bu şikayetler gelişebilir.
Alerjik rinit’in diğer alerjik hastalıklarla ilişkisi olabileceği gibi özellikle kronik ve tekrarlayıcı sinüzit gelişimine neden olabilir.
Sinüsler her gün yaklaşık yarım litre mukus salgılar,böylece burun mukozası üzerindeki toz parçacıkları yıkanır ve temizlenir.daha sonra bu mukus geriye doğru genize süzülür ve yutulur.Birçok insan bu normal aktivitenin farkında değildir çünkü normal bir vücut fonksiyonudur..ancak burun içi, hava kirliliği tarafından,alerjiye neden olan maddeler tarafından,dumanla ve ya virüsler tarafından rahatsız edildiğinde daha çok mukus üretir böylece burun arkasına (genize) doğru berrak bir akıntı olur,normalde farkında olmadığımız akıntıyı fark eder hale geliriz.
Ciddi alerji atakları sırasında çok fazla mukus salgılanabilir, burun iç kısmındaki zarlar(mukoza) aşırı derecede şişebilir,o kadar ki; sinüslerin küçük açıklıkları kapanabilir. Hava ile mukus burun ve sinüsler arasında rahat hareket edemezse mukus sinüsler içinde birikir ve basıncın artmasına neden olur.Bu durumda özellikle etkilenen sinüse göre yanaklarda,göz iç kısmında veya alında ağrı meydana gelir.Çıkışı kapalı ve mukus dolu bir sinüs bakterilerin üremesi için çok uygun bir ortamdır.sinüs çıkışının uzun süre kapandığı durumlarda kronik sinüzit gelişir.Özellikle alerjen maddeyle ortaya çıkan enflamasyonun devamı halinde polip gelişir ki; tekrarlayıcı sinüzitlerin en önemli nedenlerinden birisidir.
İyi nefes almayı ve mukus akışını engelleyecek yapısal bozukluğu olanlarda (kırık burun,deviasyon ) sık tekrarlayan sinüzit gelişimi daha da kolaylaşır.
Alerjen uyaranlarla temasın kesilmesi,uygun İlaç tedavisi (antihistaminik,kromalin,dekongestan,kortizon),hiposensibilizasyon (aşı tedavisi) ve gereken durumlarda cerrahi tedavi iyi sonuç almak için gerekebilir.
Alerjik nezlesi olanlarda burun tıkanıklığı ön plandadır, burun eti veya konka adını verdiğimiz burun içindeki yapılar alerjik rinitte büyüyebilir. Böylece burunda tıkanıklık dayanılmaz hal alabilir.Bazen alerjiye bağlı burun içinde poliplerde oluşabilir.Polipler hem tıkanıklığı artırır hem de kronik sinüzite zemin hazırlar.Bu gibi durumlarda hastalar cerrahi tedaviden oldukça faydalanırlar.

SAAT GİBİ İŞLEYEN BİR BEDENE SAHİP OLUN !

SAAT GİBİ İŞLEYEN BİR BEDENE SAHİP OLUN !

Yoğun çalışma temposuna siz yetişiyor olabilirsiniz; peki ya bedeniniz? Çoğu zaman başım ağrıyor, halsizim veya uykusuzum şikâyetlerinizin yanı sıra saçlarım dökülüyor, gözlerim ağrıyor, tırnaklarım güçsüzleşti gibi…problemler yaşıyor olabilirsiniz.Bütün bu sorunların çözümlerini Uzman Diyetisyen Serkan Tutar anlatıyor…

Bedeninizin size vermiş olduğu bu tür tepkilere çantanızda taşıyabileceğiniz veya yakınınızdaki bir marketten alabileceğiniz küçük ama etkili çözümler mevcut. Özellikle vitamin ve mineral depoları olarak adlandırılan meyve ve sebzeler sizin için birer kurtarıcı olacak ve bedeninizin geri kalmadan çalışan bir saat olmasına yardımcı olacaktır.

Eklem Ağrılarınız için: Günümüzde birçok insan maalesef masa başı iş yapmaktadır. Sürekli oturmak, hareketsiz yaşam biçimi eklemlerinizde ağrılara neden olabilmektedir. Kalsiyum içeriği zengin olan süt ve ürünleri yanında yeşil renkli sebze ve meyveler eklem ağrılarınız için en önemli besinlerdir. Kivi, ıspanak, brüksel lahanası, avokado, marul, roka tüketimine beslenme düzeninde daha sık yer verilmelidir. Ayrıca brokoli yüksek kalsiyum ve antioksidan özelliği nedeni ile tüketilmesine özen gösterilmelidir. Yüksek miktarda protein içeren diyetlerde uzun zamanda eklem sorunlarına ve dayanılmaz eklem ağrılarına sebep olabilir. Aman dikkat!

Baş Dönmesi ve Baş Ağrıları: Özellikle çok yoğun çalıştığınız günlerde baş ağrıları veya ani baş dönmeleri kaçınılmaz bir durum olmaktadır. Baş dönmesini engellemek için kan şekerinizi yavaş yükselten besinleri gün içerisinde daha fazla tercih etmelisiniz. Tam undan yapılmış olan ekmek tüketmek, sebze ve meyve gibi lifli besinleri daha fazla tüketmek dengeli seyreden kan şekeri anlamına gelmektedir. Ayrıca yüksek potasyum içeriği nedeni ile gün içerisinde muz, üzüm suyu, elma suyu tüketmek baş dönmesi problemlerinizi ortadan kaldırmakta size destek olur. Ara öğünlerde tüketeceğiniz ton balıklı tam buğday ekmeğine sandviçin de olumlu etkileri olduğu gözden kaçmamalıdır.

Çarpıntım var diyorsanız: Stresli bir yaşam, düzensiz beslenme, sürekli çay ve kahve tüketimi çarpıntının ana sebebidir. Gün içerisinde çay ve kahve tüketimini azaltıp yerine kara üzüm suyu veya elma suyu tüketmek çarpıntıyı engelleyecektir. Özellikle akşam yemeklerinde tüketeceğiniz bir-iki kadeh kırmızı şarapta kalp sağlığınız açısından olumlu etkileri bulunur. Stresi yenerek çarpıntılara son vermek için seratonin salgılanmasını arttıran peynir, kakao, çikolata gibi besinleri küçük miktarlarda tüketin.

Zihninizi Rahatlatmak mı istiyorsunuz?: Yorgun geçen bir günden sonra dinlenmek en doğal hakkınız. Ailenize daha fazla zaman ayırmak ve gün içerisinde yaşadıklarını biran evvel unutmak için kendinize muhteşem görünümlü meyve tabağı hazırlayabilirsiniz. Özellikle vücutta mutluluk hormonu olarak adlandırılan seratoninin salgılanmasını sağlayan çilek, kiraz, muzun tabakta bulunmasına özen gösterin. Ayrıca akşamları aileniz veya arkadaşınız ile yapacağınız 45 dakikalık yürüyüş vücutta seratonin salınımını arttıracaktır.

Halsizlik: Bedeninizin temponuza dayanamadığı günlerde antioksidanlara sarılmalısınız. Bağışıklık sisteminizi güçlendiren antioksidanlar sizin bir an evvel kendinizi toparlamanızı ve daha verimli çalışmanızı sağlar. C ve E vitamini ile selenyum içeriği zengin olan besinler bağışıklık sisteminizi güçlendirmektedir. Sarı ve turuncu renkli sebze ve meyveler en önemli antioksidan besinlerdir. Mango, kavun, ananas, balkabağı, kayısı, nar ve üzüm suyu tüketimini arttırın halsiz ve bitkinlikten kurtulun.

Hafızanızı Güçlendirmek için: Mavi ve mor renkli besinler hafızanızın daha güçlü olmasını sağlayan başlıca besinlerdir. Bu besinler incir, böğürtlen, yaban mersini, patlıcan, siyah üzüm veya suyu, kiraz, çilek, karpuz ve ahudududur. Bir çoğumuzun sevdiği bitter çikolatalar beyne daha fazla oksijen taşıması nedeni ile somon ise omega-3 içermesi nedeni ile hafızamızın daha güçlü olmasına katkıda bulunmaktadır. Hayvansal kaynaklı besinlerde bulunan B12 vitamini ise, hafızanızın güçlü kalmasını ve unutkanlığı önleyecek en önemli vitamindir.

Uykusuzluk mu çekiyorsunuz?: Saatlerce yatakta kalsanız bile uyumakta zorlanıyorsanız şeftali ve kayısı suyu ile muz sizin için özel meyveler olmalıdır.Çünkü bu meyveler sinirleri gevşetir ve sizi sakinleştirerek uykunuzun gelmesini sağlar.

Yaratıcılık için: Çocuğunuzun arkadaşlarından farklı olmasını ve başarılı olmasını istiyorsanız zencefil ve kimyon tüketmesini sağlayın. Zencefili çay olarak, kimyonu ise çayın içerisine koyarak tüketebilirsiniz.

Saç Dökülmesini Önlemek için: Genetik olarak saçlarınız dökülse bile bunu azaltmanın en kesin çözümü çinko mineralinin içerisinde bulunduğu besinleri daha fazla tüketmektir.Kabuklu deniz ürünleri, et, tavuk, balık ve süt çinkodan zengin besinlerin başında gelmektedir. Ayrıca A vitamini yetersizliği de saç dökülmesine neden olur. Bu nedenle A vitamininden zengin olan sarı-turuncu sebze ve meyvelere sofralarda yer açmalısınız. 

Ataşehir’de motosiklet kazası

Ataşehir’de motosiklet kazası

 

 

Ataşehir’de, motosiklet sürücüsü kırmızı ışıkta durmayınca bir otomobille çarpıştı. Kazada yaralananların bilincini açık tutmak için vatandaş ve polis seferber oldu.

Olay, saat 10.30 sıralarında Küçükbakkalköyyolu Caddesi üzerinde meydana geldi. İddiaya göre, Dilaver Çelik, 34 GY 4457 plakalı motosikletiyle cadde üzerinde seyir halindeyken, Aydın Sokak kavşağına geldiğinde kırmızı ışık yandı. Çelik, yanan ışığa aldırmadan yoluna devam etti. Bu sırada Aydın Sokak’dan dönüş yapan 34 UB 9728 plakalı otomobilin sürücüsü Ender Erçelik, kırmızı ışıkta geçen motosiklete çarptı.. Çarpmanın etkisiyle motosiklet devrilirken üzerinde bulunan Dilaver Çelik ile arkasında oturan Cüneyt Yıldırım yaralandı.

VATANDAŞ VE POLİS SEFERBER OLDU

Kazayı gören vatandaşlar bir yandan yaralılara yardıma koşarken bir yandan da durumu sağlık ve polis ekiplerine bildirdi. Kısa sürede olay yerine gelen polis ekipleri, çevre emniyeti alarak başka kazaların olmasını önlemeye çalıştı. Olay yerine gelen özel bir ambulans, yaralılara ilk müdahaleyi yaptı. Dilaver Çelik yapılan ilk müdahalenin ardından özel ambulansla Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Diğer yaralı Cüneyt Yıldırım bir süre daha olay yerinde ambulans bekledi. Bu bekleyiş sırasında çevredeki vatandaşlar ve bir polis memuru Yıldırım’ın bilincini açık tutabilmek için seferber oldu.

KASKLARI YOKTU

Vatandaşlar tarafından elleri ovulan Yıldırım, bir polis memurunun yardımıyla yere yatırıldı. Polis memuru, Yıldırım ile sürekli konuşarak bilincini açık tutmaya çalıştı. Yıldırım’ın göz bebeklerini kontrol eden polis memuru, sağlık ekiplerinin olay yerine gelmesinden sonra da yaralının sedyeye konulmasına yardım etti. Sedyeyle ambulansa konulan Cüneyt Yıldırım da tedavisinin yapılması için Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Otomobil sürücüsü Ender Erçelik de ifadesi alınmak üzere polis merkezine götürüldü. Olayı gören vatandaşlar motosiklet sürücüsü ile arkadaşının kasklarının olmadığını söyledi. DHA

Grip Deyip Geçmeyin

Grip Deyip Geçmeyin

 

Grip Deyip Geçmeyin Subakut Tiroide Dönüştürmeyin!

Basit bir viral enfeksiyon geçirdiniz ama bir türlü toparlanamıyorsunuz. Üstelik boyun bölgenizde de ciddi bir ağrı var. Zamanla geçer diye düşünmeyin ve hemen bir hekime başvurun. Çünkü viral enfeksiyonla tetiklenen subakut tiroidit yaşıyor olabilirsiniz…

Genellikle üst solunum yollarında oluşan viral bir enfeksiyonun ardından boyun bölgesinde ciddi ağrı, yutma güçlüğü, çarpıntı, halsizlik, terleme, kilo verme, kas, kemik ve eklem ağrıları, sinirlilik, sıcağa tahammülsüzlük gibi belirtilerle ortaya çıkan subakut tiroidin hemen müdahale edilmediğinde ciddi problemlere yol açabildiğini belirten
Uzm. Dr. Erol; ‘Bu belirtiler subakut tiroidit diye düşünülmeli ve incelenmelidir. Hastaların genellikle bu bulgular ortaya çıkmadan önce geçirilmiş üst solunum yolu öyküsü olduğu için genellikle 2-3 kutu antibiyotik tedavisi almışlardır. Ancak vücut bu antibiyotik tedavisine yanıt vermez. Uzun süre anlaşılamazsa özellikle ileri yaşlardaki hipertansiyon, kalp ritim bozuklukları olan kişilerde zehirli guatr belirtilerine sebep olur. Farenjit ya da ritim bozukluğu sanılabilir. Yine bir tiroid hastalığı olan Gravesle karışabilir. Çünkü subakut tiroidit hipertiroidi yapar.

Sağlıklı ve normal olan tiroid bezinin içindeki hormon havuzu viral enfeksiyonu takiben iltihaplanır ve havuzdaki hormonun hepsi kana dökülür. Kanda bir anda tiroid hormonları olması gereken seviyenin çok üzerine çıkar. Aslında bu artış geçicidir; ancak zamanında müdahale edilmezse haftalarca ya da aylarca sürebilir. Hastalık genellikle 6-8 hafta içerisinde iyileşir; ancak bazı kişilerde tekrarlamalar görülebilir ve iyileşme süresi bir yıla kadar uzayabilir.’ diye konuştu.

 

Hayatınız felç olmasın

Hayatınız felç olmasın

 

 

Felç tedavisinde refleks terapi

Birçoğumuzun en büyük korkularından biri günün birinde felç olmak ve ömür boyu yatağa bağımlı kalmak. Kimimizin adını söylemeye bile çekindiği felç yani inme, dikkatli bir tedavi süreciyle atlatılabiliyor.

Dr. Fizyoterapist Gamze Şenbursa, beyni besleyen arterlerden birinin yırtılması veya tıkanması sonucu ortaya çıkan, tek taraf kol ve bacak kaslarında güçsüzlük veya fonksiyon kaybına sebep olan felcin, Türkiye’de her yıl tahmini 100 bin kişiyi etkilediğini söyledi.

Dünyada insanı engelli hale getiren hastalıklar kategorisinde felcin birinci sırayı aldığını, ölümlü hastalıklarda ise ikinci sırada yer aldığını belirten Dr. Fizyoterapist Gamze Şenbursa, çok uzun süren tedavi süreçlerinin de hastayı ve ailesini yıprattığını kaydetti.

HAREKETSİZLİK BİLE FELÇ NEDENİ

Felcin birden çok nedeninin bulunduğuna dikkati çeken Dr. Fzt. Şenbursa, korkudan akıllara dahi getirilmek istenmeyen bu hastalık hakkında şu bilgileri verdi:

“Beyine giden kan damarlarında oluşan patolojik değişiklikler, travma, serebro vasküler hastalıklar, beyin ameliyatlarından ve zehirlenmelerden sonra gelişebileceği gibi, beyin tümörü, mikrobik hastalıklarda bu nörolojik tabloya neden olabilir. Yaş, yüksek tansiyon, hareketsiz yaşam, şişmanlık, şeker hastalığı, kalp ile alakalı anomaliler, damar sertleşmesi, kolestrol, sigara, kahve, östrojen içeren ilaçlar risk faktörleri arasındadır.”

HER HASTADA FARKLI HASARLARA YOL AÇAR

Felcin her hastada farklı hasarlara yol açtığını vurgulayan Şenbursa, erken teşhis için dikkat edilmesi gereken belirtileri şöyle sıraladı:

Afazi: Felç geçiren hastaların dörtte birinde görülür. Hasta konuşulanı anlamada, konuşmada ya da yazmada güçlük çeker.

Mental durum bozuklukları: Hastanın çevresindeki kişileri tanıması, içinde bulunduğu yer ve zamanın farkında olması, dikkat, hafıza gibi fonksiyonlar.

Yutma güçlüğü: Katı ve sıvı gıdaları alırken zorlanmak, gıdaların nefes borusuna kaçması.

Görme problemleri, denge bozuklukları: Otururken, ayakta dururken veya yürürken dengenin sağlanamaması.

Dokunma duyusu: Dokunma duyusu gibi bazı duyularda azalma veya kayıplar yaşanır.

Mesane ve bağırsak: Mesane ve bağırsak fonksiyonları bozulabilir.

Felç sonrası: Uzun süreli yatak istirahatine bağlı kondisyonsuzluk ve bası yarası, enfeksiyon, damarsal problemler, kemik erimesi, genel ağrı, omuzda ağrı ve hareket kısıtlılığı, eklemlerde sertlik (kontraktür), kaslarda istenmeyen düzeyde kasılmalar (spastisite), epilepsi (sara hastalığı), depresyon gibi problemlerle sıklıkla karşılaşılır.”

Tedavinin rehabilitasyon ekibi tarafından yapılması gerektiğini söyleyen Dr. Fzt. Şenbursa, bu ekipte; beyin cerrahı, nörolog, fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı, fizyoterapistler, rehabilitasyon hemşiresi, ortez ve protez teknisyeni, iş ve uğraşı terapistleri, sosyal danışman ve psikolog bulunması gerektiğini kaydetti.

REFLEKS TERAPİ

Yapılan ilaç tedavisinin, beyin kanaması veya tıkanması neticesinde beyin dokusuna verilen hasarı bir an önce en aza indirmek, ilerlemesini önlemek ve beyin işlevlerinin sürdürülmesini sağlamak olduğunu anlatan Şenbursa, hastalığın tedavisinde en uzun ve zor dönemin rehabilitasyon aşaması olduğunu söyledi.

Rehabilitasyonun amacının hastaların fiziksel, zihinsel ve toplumsal işlevini en üst düzeye ulaştırmak olduğunu ifade eden Şenbursa, olabildiğince erken başlatılması gereken çalışmaların fizyoterapist eşliğinde yapılmasının önemine işaret etti.

Rehabilitasyon aşamasında eklem hareketleri, germe egzersizleri, kasların güçlendirilmesi ve denge eğitimin önemli olduğunu ifade eden Şenbursa, manuel olarak kaslara, eklemlere ve bağlara yapılan mobilizasyon ve manuplasyon hareketlerinin özel uzmanlık gerektirmekle beraber hastada daha kısa sürede ağrı ve harekette rahatlama ile fonksiyonel seviyede ilerlemeye sebep olduğunu vurguladı.

Bu süreçte refleks terapinin önemine dikkati çeken Şenbursa, felçli hastalarda refleks terapi uygulamaları hakkında şu bilgileri verdi:

Felç tedavisinde kullanılan refleks terapi doğuya özgü meridyen teorisi, akapunktur noktaları, Güney Amerika yüz haritaları ve klinik nörolojiyi de içeren birçok sistemin kombine edilerek kullanıldığı tedavi edici bir metottur. Bölgeler, meridyenler ve sinir sonlanmaları boyunca spesifik noktalara yapılan basınç nöro-biyolojik sistem ve merkezi sinir sistemini uyararak nörotransmitterler ve endorfin serbestleşmesini sağlar. Ayrıca bu haritalar vücutta faklı sistemler ile bağlantılı olan ve yüzde nörolojik yönden zengin olan bölgeler ile ilişkilidir. Verilen uyarılar kas iskelet sistemi ve beyine giden sinirsel uyarıları arttırıp kişinin iyileşme sürecini kısaltmada ciddi rol oynar.”

 

GEÇMİŞ OLSUN

Nice Sağlıklı Günlere

Anadolu Yakası Gazeteciler Derneği Kurucu Başkanı meslektaşımız Sayın Hakan Manici’nin babası, Yeni Tuzla Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü değerli gazeteci büyüğümüz Murat Manici önemli bir kalp ameliyatı geçirmiştir.

Gazete Ataşehir olarak Sayın Murat Manici’ye ve ailesine geçmiş olsun dileklerimizi sunuyor,  sağlıklı günler diliyoruz.

.

BURNUNUZ SİZİ NEFESSİZ BIRAKABİLİR !

BURNUNUZ SİZİ NEFESSİZ BIRAKABİLİR !

 

Gece rahat nefes alamıyorsanız, sabah boğazınızda kuruluk hissi ile uyanıyorsanız, uyku kaliteniz günden güne düşüyorsa ve sürekli ağzınızdan nefes alıp verdiğinizi fark ediyorsanız dikkat sorun var demektir ! Avusturya Sen Jorj Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Gökhan Güvener burun eti büyümeleri ile ilgili önemli bilgiler Verdi.

Konka hipertrofileri (burun eti büyümeleri) sık rastlanan burun tıkanıklığı nedenlerindendir.Konkalar, her iki burun boşluğunun yan duvarlarında alt, orta ve üst olmak üzere üçer adet bulunurlar. Yarım C şeklinde burun boşluğuna doğru uzanan bu organlar, iç kısımda kemik, onun çevresinde damarlardan oluşan ve genişleme özelliğine sahip bir katman ve en dışta da mukoza adı verilen bir örtüyle kaplıdırlar.

Alt konkalar, hava akımını yönlendirerek daha geniş bir mukoza yüzeyiyle temas etmesini sağlar. Solunan havayı filtre eder, nemlendirir, ısıtır ve daha alt solunum yolları ve akciğerler için uygun bir hale getirir. Orta konkalar ağırlıklı olarak sinüs drenaj yollarını korurlar ve hava sirkülasyonuna yardımcı olurlar. Üst konkaların koku alma bölgesini koruduğu düşünülmektedir.

Konkalar yoğun damar ağları içerirler ve bunların genişlemesiyle büyüklükleri değişebilmektedir. Belirgin olarak büyümeleri, burun tıkanıklığına ve solunum kalitesinin düşmesine yol açar.

Nazal döngü adı verilen doğal fizyolojik durum konkaların şişmesinin en sık nedenidir. Genelde 4-6 saat süren bu döngüde bir taraf konkaları normal boyuttayken diğer taraftakiler şişer ve bu süreç taraf değiştirerek devam eder. Bunun, burnun işlevlerine bir katkı sağladığı düşünülmektedir. Dış ortamdaki havanın sıcaklığı, nemi ve kirliliğine göre de konka boyutları değişmektedir. Yani konkaların özellikleri sayesinde burun, sabit bir hava yolu değil, dış koşullara göre değişen, sürekli kontrol altında tutulan dinamik bir hava yolu olarak işlev görmektedir.

Doğal fizyolojik durumlar dışında konkaların çeşitli hastalıklara bağlı olarak büyümeleri de ciddi bir sağlık problemidir. Burun bölmesi (septum) bir tarafa doğru eğrilmiş ise, genellikle karşı taraftaki alt konkada kompanse edici bir büyüme görülür. Bunun dışında alerjiye bağlı büyümeler ve soğuk algınlıklarına bağlı büyümeler de sıklıkla görülür. Alerjik olmayan rinitlere bağlı, aktif veya pasif sigara içimine bağlı, kirli havaya ve kimyasal maddelere maruz kalmaya bağlı ve çeşitli ilaçların yan etkisi olarak da görülebilir.

Orta konkaların içlerinde normalde olmaması gereken hava hücrelerin varlığı konka bülloza denilen duruma yol açar. Bu durumda konka şişerek hava yolunu ve sinüs drenaj yolunu tıkayıp baş ağrısı, tekrarlayan sinüzit gibi sorunlara yol açabilir. Konka bülloza, gerekiyorsa cerrahi yolla tedavi edilir.

Alt konka hipertrofilerinde alerjik sebepler varsa buna yönelik ilaç tedavileri yarar sağlar. Diğer durumlarda da mümkünse nedene yönelik tedaviler tercih edilmelidir. Cerrahi yöntemler arasında radyofrekans uygulaması konkaların fizyolojisini bozmadan bir küçülme sağlar, ancak uzun dönemde tekrar büyüme görülebilir. Bunun dışında konkaların dışa doğru kırılarak pasajın genişletilmesi, konkanın tamamının veya sadece kemik kısımlarının çıkartılmasına yönelik cerrahi müdahaleler vardır. Ancak konkaların radikal biçimde çıkartılması burunda kanama, kabuklanma ve kötü kokuyla seyreden, boş burun sendromu olarak adlandırılan rahatsızlığa yol açabildiğinden, cerrahi yöntemlerde olabildiğince konservatif davranılmalıdır.

-196 DERECEDEN GELEN BEBEKLER

-196 DERECEDEN GELEN BEBEKLER

Bebek sahibi olabileceği yaşta kanser tedavisi görmek zorunda kalan ya da erken dönemde menopoza girme riski olan kadınlar için yumurta dondurma işlemi, bebek hayallerini gerçeğe dönüştürüyor. Özel tekniklerle toplanarak dondurulmuş yumurtalar -196 derecede saklanarak 5 yıl sonra dahi çözündüğünde gebelik elde edilebiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Başkanı Doç. Dr. Cem Demirel, yumurta dondurma işlemi hakkında bilgi verdi.

Önce yumurta toplama işlemi yapılıyor

Kadın yumurtalıklarından ultrasonografi yardımıyla toplanan yumurta ya da kadın üreme hücrelerinin laboratuvar ortamında “kriyoprotektan” adı verilen koruyucu maddelerle etkileşiminin ardından yavaş ya da hızlı dondurma işlemine tabi tutularak -196 derecede saklanması sürecini ifade etmektedir. Genellikle yumurtalıklar ilaçlar ile uyarıldıktan ve yumurta sayısı artırıldıktan sonra genel ya da lokal anestezi altında vajinal ultrasonografi probuna (ultrason cihazının inceleme sırasında vücut ile temas eden en önemli kısmı) bağlı bir iğne kullanarak vajinal yoldan toplanmaktadır.

Yumurtalar özel saklama tanklarında korunuyor

Yumurtalar ya programlı dondurma cihazlarına yerleştirilerek yavaş dondurma adı verilen yöntemle dondurulmakta ya da cihaz kullanmadan hızlı soğutmanın uygulandığı çok daha pratik bir yöntem olan “vitrifikasyon”la dondurulmaktadır. Aslında güvenilir saklanabilecek süre henüz belirlenmemiş olmakla birlikte; bu saklama süresini ülkelerin tüp bebek yönetmelikleri belirlemektedir. Ülkemizdeki yönetmelikler üreme hücrelerinin dondurulup saklanma süresini 5 yıl ile sınırlandırmıştır. 5 yıl üzerinde dondurulduktan sonra çözündüğünde gebelik elde edilen vakalar dünyada mevcuttur. Dondurulmuş yumurtalar -196 derecede sıvı azot içeren saklama tanklarında saklanmaktadır.

Başarı oranı yüksek

Dondurulan her yumurta için çözündükten sonra sağlıklı doğacak bir bebeğe ulaşma şansı % 3-5 arasında bilinmektedir. Bu rakam oldukça düşük görünse de her bir hasta için birden fazla yumurta dondurulduğu düşünüldüğünde oldukça büyük bir şans olduğu anlaşılmaktadır. Aynı şekilde normal tüp bebek uygulamalarında toplanan ve taze kullanılan yumurtalar için de toplanan her yumurtanın taze kullanıldığı zaman sağlıklı bir bebeğe ulaşma şansının % 5-8 arasında değişiyor olması yumurta dondurmanın verimsiz bir işlem olmadığını göstermektedir.

Üreme çağında kansere yakalanan hastalar için ideal bir seçenek

Bu işlem için en uygun hastalar aslında üreme çağında olup, bir kanser türüne yakalanmış olan ve kanser nedeniyle göreceği kemoterapi ya da radyoterapi nedeniyle yumurtalıklarını erkenden kaybetme, menopoza girme riski olan kadınlardır. Bazen bu gruba giren kadınlar arasında evli olanlar olabilmektedir. Böyle bir durumda toplanan yumurtaları eşlerinin spermleri ile döllenerek embriyo haline geldikten sonra dondurulabilmektedir. Fakat bu problemi yaşayıp henüz evlenmemiş ve sabit bir partneri olmayan bayanların tek çareleri yumurtalarının herhangi bir sperm ile döllenmeden saklanması olmaktadır. Hatta bazen evli kadınlar bile yumurtalarını sperm ile döllenmeden saklanmasını tercih edebilmektedirler.

Bu işleme ihtiyaç duyan potansiyel diğer bir grup ise; evlenmeyi herhangi bir nedenden ötürü geciktirmek durumunda kalıp, yakın gelecekte böyle bir planı olmayan, ilerleyen yaşı nedeniyle üretkenliğini kaybetme riski olan kadınlardır. Bu kişiler de yaşları ilerlemeden ve yumurtalıkları tükenmeden, ileride çocuk sahibi potansiyellerini devam ettirebilme adına bu işleme yönlenebilirler. Bu işlem, isteyen herkese uygun olmayabilir. Kadının yumurtalılarında dondurmaya değecek kadar yeterli yumurtanın olması, kadının yaşının 40’ın üzerine çıkmamış olması, kanser teşhisinden sonra alınacak kemoterapi uygulamasına kadar olan sürede yeterli hazırlığı yürütebillecek kadar bir zaman aralığının bulunması gerekmektedir. Ülkemizdeki yönetmelikler, yalnızca kanser tedavisi nedeniyle üreme hücrelerini kaybetme riski olan kadınlar için yumurta dondurulmasını izne bağlamaktadır. Fakat bunun dışında henüz aile kurma şansına kavuşamamış ama ilerleyen yaşı nedeniyle yumurtalıklarının tükenme riski olan fazla sayıdaki hasta başvurusu ve talebi ile karşılaşmaktayız.

TANSİYON HASTALARININ DİKKATİNE

TANSİYON HASTALARININ DİKKATİNE

 

DÜŞMEYEN TANSİYONUNUZUN NEDENİ UYKU APNESİ OLABİLİR !


Uykuda apne denilen geçici solunum durması olan hastalarda hipertansiyona daha fazla rastlanmaktadır.Dirençli hipertansiyon hastalarının büyük bir kısmı uyku apnesi hastasıdır. Bu önemli ilişkiyi göz önünde bulundurmak,bazı hastaları boş yere işe yaramayan ilaçları yıllarca kullanmaktan kurtarmaya yetecektir. Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahi Uzmanı Op.Dr.Bahadır Baykal uyku apnesi ve hipertansiyon arasındaki ilişki hakkında önemli bilgiler verdi.

UYKU APNESİ HİPERTANSİYON İLİŞKİSİ

İlaca rağmen düşmeyen hipertansiyona neden uyku apnesi midir ? Günümüzde hipertansiyon hastalarında uyku apnesinin tedavi edilmesi oldukça önemlidir. Bu hastaların yıllarca tansiyon ilaçlarına neden cevap vermedikleri , uyku apnesinin tek başına hipertansiyon nedeni olduğunun anlaşılmasıyla birlikte farklı bir boyut kazanmıştır. Ülkemizde hipertansiyonu olan hastalar araştırılırken uyku apnesi ile ilişkisi mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Böylece uyku apnesi tedavisi ile insanlar boş yere tansiyon ilacı almaktan kurtulabilirler veya aldıkları ilaç miktarını düşürebilirler. Dünyada on binlerce kişi üzerinde hipertansiyon araştırmaları yapılıyor. Tansiyon hastalarından % 34 ünün iki hipertansiyon ilacı almasına rağmen tansiyonlarının kontrol altına alınamadığını tespit edilmiştir. Hipertansiyon hastalarının % 15’i ilaçla kontrol altına alınamayan dirençli hipertansiyon hastasıdır. Dirençli hipertansiyon hastalarının ise büyük bir kısmı aynı zamanda uyku apnesi hastadır. Uyku apnesini tedavi etmek bu hastaların boş yere ilaç almalarını önlemeye yetecektir. Üzülerek görüyorum ki, hipertansiyonla ilgilenen değerli uzmanlar bu noktaya gereken önemi vermemektedir. Oysa uyku apnesinden şüphelendikleri ve tedaviye yanıt alamadıkları hipertansiyon hastalarına uyku tetkiki yaptırsalar asıl nedeni ortaya koyacaklar. Horlama ve uyku apneli hasta grubuyla yoğun ilgilenen biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; bana gelen hastaların bir kısmı bir şekilde uyku apneli hastaların hipertansiyona meyilli olduklarını öğrenip kendileri uzman tavsiyesi olmadan başvurmaktadır. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, uykuda solunum durması hastalığı yani uyku apnesi ; şişmanlık, alkol ve sigara gibi diğer faktörlerden bağımsız olarak tansiyon yüksekliğine yol açar öyle ki; bu hastalardaki hipertansiyon saatteki soluk durma sayısı ile doğru orantılıdır. Uykuda anlık nefes durmasına bağlı gelişen kanda oksijen azalması, hipertansiyon ve kalp-damar kontrol mekanizmalarını direk olarak etkiler. İlaca cevap vermeyen hipertansiyon hastaları büyük olasılıkla uyku apnesi hastasıdır. Aslında uyku apnesi sadece hipertansiyon değil aynı zamanda kalp fonksiyon bozukluğu ve enfarktüs nedeni olarak da kabul edilmektedir.

Uykuda solunum durması olunca kişide nefes alma çabası artar. Bir süre sonra Akciğer genişler, kalp ve büyük damarlar etrafındaki basıncı etkiler, ayrıca beynin oksijensiz kalması da hipertansiyon gelişiminde rol oynar. Tedavisi yapılmamış uyku apne hastalığında ölüm riski normal bireylere göre % 300 artmaktadır. Kalp damar hastalıklarına bağlı ölüm riski ise daha yüksektir. Bu hastalarda yaygın damar hastalıkları da olduğu için beyin kanaması riski de önemli ölçüde artar. Boyun şah damarları bizler için oldukça önemlidir. Bu damarın yapısındaki olumsuz değişiklikler beyin kanaması ve felç riskini artırır. Yapılan bazı çalışmalar şiddetli horlayanlarda şah damarındaki tıkanıklığın normal bireylere göre 10 kat fazla olduğunu göstermiştir. Ağır derecede uyku apnesi olanlarda ani damar tıkanması veya beyin felci geçirme ihtimali 4 kat artmaktadır. Uyku apneli hastalar pıhtılaşma mekanizması bozulduğu için felç riski açısından da dikkatle değerlendirilmesi gereken hasta grubudur.

Sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Uyku apnesi kişinin yaşam kalitesini bozan ve beklenen ömrü %25 oranında kısaltan bir hastalıktır.Tüm sistemler gibi kalp-damar sistemi de yakından izlenmeli,hipertansiyonlu uyku apne li hastaların tedavi edilmesiyle birlikte kan basıncının önemli ölçüde düştüğü unutulmamalıdır.Öyle ki; bazı hastalar tamamen ilacı bırakırken bazıları da ilaç miktarını azaltır.

.

BIRAKMAYA HAZIRMISINIZ?

BIRAKMAYA HAZIR MISINIZ?

Dünya Sigarayı Bırakma Gününde Sigarayı Bırakmaya Hazır mısınız?

Dünyadaki en yaygın ve en fazla ölüme yol açan alışkanlık/bağımlılık nedir? Hangi alışkanlık/bağımlılık tüm sistem ve organları etkileyerek yüzlerce hastalığa yol açabilir? Dünyada önlenebilir ölüm nedenleri içinde ilk sırada ne yer alır? Aslında bu soruların tümünün yanıtı çok net:Sigara

Dünya Sigarayı Bırakma Günü’nde Hisar Intercontinental Hospital Göğüs Hastalıkları Bölümü Uzmanı Prof. Dr. Serhat Fındık ile sigarayı bırakmak için neler yapabileceğinizi konuştuk…

Sigaranın içinde 4 binden fazla zararlı kimyasal madde olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Fındık; Sigara, solunum sistemi hastalıklarından iktidarsızlığa, kalp hastalıklarından erken menopoza, felçlerden kısırlığa ve sorunlu gebeliklerden (düşük, erken doğum vb) kansere kadar çok geniş bir yelpazede yüzlerce hastalığa yol açar. Unutmayın sigara bırakılabilir bir alışkanlıktır. Uzun yıllardır sigara içiyor olmanız, onu bırakamayacağınız ya da zararlarından kurtulamayacağınız anlamına gelmez. ’ diye konuştu…

Sigara içmenizin nedenleri bunlar mı?

  • Tek keyfim,

  • Stresliyim,

  • İşim çok yoğun,

  • Hayatımdaki en büyük zevkim,

  • Tek arkadaşım,

  • Ayrılmaz dostum,

  • Bana kötülük yapmayan tek şey,

  • Atın ölümü arpadan olsun

  • Ne derseniz deyin; ama sigarama dokunmayın…

Peki, bu nedenler inandırıcı mı?

Elbette hayır. Sigara içilmesinin nedeni içindeki nikotine duyulan ihtiyaç ve bağımlılıktır. Sağlıklı yaşamın birinci koşulu sigara ve pipo, puro, nargile gibi diğer tütün mamullerinden uzak durmaktır. Sigarayı bırakmanız için en önemli adım kararlılığınız ve özgüveninizdir. Kendinize inandığınızda sigarayı bırakma tedavisi ile ilgili bilgilendirmeler ve ilaç tedavisi ile

(ortalama 12 hafta süreli), sigara bıraktırıcı ilaç, nikotin bandı ve nikotin sakızı (veya nikotin emme tableti) ile bu kötü alışkanlıktan kurtulabilirsiniz.

ALERJİLER ÇOCUKLARIN PEŞİNİ BIRAKMIYOR !

ALERJİLER ÇOCUKLARIN PEŞİNİ BIRAKMIYOR !

Alerjik hastalıklara çocukluk çağında daha çok rastlanır. Yumurta akı,evcil hayvan tüyleri,evdeki tozlar çocuğunuzdaki alerjik hastalıkların nedeni olabilir. Avusturya Sen Jorj Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Emsal Sahillioğlu yaz, kış demeden çocukların sağlığını tehdit eden alerjilerle ilgili bilgi veriyor.

Allerjik hastalıklarda bağışıklık sistemi bozukluğu, duyarlanma-yeniden karşılaşma- allerjik yanıtın ortaya çıkışı şeklinde silsile izler. Beraberinde karışık genetik ve nörojenik mekanizmalar rol oynar.

Allerjenler, çoğunlukla bitkisel ve hayvansal kaynaklı proteinler olup allerjik hastalıklara neden olan immunolojik yapılardır. Bu antijenlerin allerjiye yol açması için bağışıklık sisteminin tetiklenmesi gerekir.

Allerjik proteinler, ev akarları, yumurta akı, kivi, arı venomu, soya, buğday, mısır, baklagiller, kuruyemiş, yer fıstığı, süt, evcil hayvan tüy ve salgıları, kırmızı et, balıkta bulunur.

Vücuda giriş yolları sindirim sistemi, solunum sistemi ve deri yoluyladır.

Allerjik hastalıklara girmeden önce HİPERSENSİTİVİTE ve IgE tanımını yapmak isterim. HİPERSENSİTİVİTE, kısaca vücutta yabancı bir proteine karşı gelişen uygunsuz ve aşırı bağışıklık yanıtıdır. İMMÜNGLOBÜLÜN E ise allerjik reaksiyonlar sırasında bağlandıkları bazı vücut hücrelerinde başta histamin olmak üzere çeşitli kimyasal maddelerin salgılanmasını uyaran antikorlardır. Normalde vücutta çok az miktarda bulunup, allerjik uyaranlarla normalin kat kat üstüne çıkabilir.

Astım ve allerjik rinitte hipersensitivite gelişir. IgE vasıtasıyla oluşan allerjiler, erken ve geç faz reaksiyonları olarak iki grupta değerlendirilir.

ERKEN FAZ: Önceden uyarılmış kişilerde allerjenin hedef organa ulaşmasından sonra dakikalar içinde gelişir. Bu durum döküntü, şişlik, kızarıklık, kaşıntı, solunum yollarında hışıltı, öksürük, nefes darlığı, burunda akıntı – kaşıntı – tıkanma hissidir.

GEÇ FAZ: Allerjen ile karşılaşmadan en erken 6 saat sonra ortaya çıkar. Çeşitli enfeksiyonlar , ilaç, egzersiz, kimyasal irritanlar gibi immünolojik olmayan faktörler IgE yoluyla olan allerjileri tetikleyip , şiddetini arttırır. IgE aracılıklı yanıt geliştiren kişiler ATOPİK olarak tanımlanır.

ATOPİK DERMATİT (EGZEMA ): Vücudun hipersensitivite reaksiyonudur. Çocukluk çağı atopik dermatidi antijene spesifik IgE yapar. Bu durum çevresel ve genetik faktörlerin birlikte işlediği karmaşık bir hastalıktır. Astım ve allerjik rinitte olduğu gibi diğer atopik hastalıklarla yakın ilişkisi vardır.

ALLERJİK RİNİT, üst hava yollarının artmış IgE ye bağlı gelişen kronik inflamasyonudur. INFLAMASYON, canlı dokunun iç veya dış kaynaklı zarra verici etkene yanıtıdır. Ve fizyolojiktir. Vücudun savunma sisteminin cevabı olarak gelişir. Amacı zararlı gördüğü etkeni yok etmek, edemiyorsa vücuttan ayrı tutmak ve hasarlı dokuları ortadan kaldırmaktır. Inflamasyon tepkisi aşırıya kaçarsa bireyde nazal allerjene maruz kalmayı takip eden dakikalar içinde aksırık, burun kaşıntısı, yarım saat içinde burun akıntısı, konjesyon ile karakterize erken faz reaksiyonu ortaya çıkar. 6-12 saat içinde de burun tıkanmasının öne geçtiği geç faz allerjik yanıt gelişir.

ASTIM, hava yollarında daralma ,bronşlarda aşırı cevap oluşumu ve solunum yolu ınflamasyonu ile seyreden, çeşitli klinik belirtilerle ortaya çıkan bir hastalıktır.

Çocukluk çağı astımlarının %80 i allerjiktir. Çoğu vakada allerjik astım IgE antikoru ile ilişkilidir. Yetişkinde hastalığın başlangıcı genellikle çocukluk yaşlarına dayanır.

TOPUK DİKENİ TEDAVİSİNDE YENİ YÖNTEM…

TOPUK DİKENİ TEDAVİSİNDE YENİ YÖNTEM…
Ülkemizde sıklıkla karşılaşılan problemlerden biri olan topuk dikeni hayatı kabusa çevirebiliyor. Sabahleyin yataktan kalktığınızda, ilk birkaç adımınız, ayak topuğunuz içinde, şiddetli ağrıya neden olan hastalıkta yeni bir tedavi yöntemi hakkında Fizik ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç.Dr.Cengiz Bahadır önemli bilgiler verdi.
Topuk Dikeni Nedir nasıl oluşur ?
Topuk dikeni, genel kanının aksine aslında bir kemik hastalığı olmayıp ayak tabanında bulunan plantar fasia adlı zarın kronik olarak zedelenmesi sonucu oluşan bir durumdur. Her insanın ayağının iç kısmında bulunan ve ayağın uzun arkı denilen çukurluk sayesinde ayağa gelen yükler dengeli bir şekilde dağıtılarak yumuşak dokular ve kemiklere aşırı yük gelmesi önlenir. Ayağın arkının çökmesi, aşırı ayakta kalma, uzun yürüyüşler kötü ayakkabı alışkanlıkları sonucu bu arkı destekleyen plantar fasia adlı taban zarı aşırı gerilir. Kronik zedelenmeye bağlı olarak plantar fasiada kalınlaşma ve özellikle topuk kemiğine yapıştığı yerde yumuşak doku ödemi oluşur. Ayak taban zarınındaki bu romatizmal hadise plantar fasiit olarak adlandırılır. Hastalık ilerledikçe bu zar kalınlaşmaya başlar ve topuk kemiğine yapıştığı noktada kronik zedelenmeler ortaya çıkar. Vücut bu bölgede yeni kemik oluşturarak stresi azaltmaya çalışır. Bu oluşan kemik yapı sivri olduğunda topuk dikeni olarak adlandırılır.

Topuk dikeni ne gibi şikayetler yapar?


En önemli bulgusu ağrıdır. Bu ağrı özellikle sabahları rahatsız edicidir. Hasta sabah kalktığında bir süre topuğuna basamaz. Hastalık ilerledikçe sabah ağrıları gün içine yayılmaya başlar. Sert tabanlı ayakkabılar, topuklu ayakkabılar rahatsız edici olabilir. Ağır vakalarda artık ayakta durulan her an rahatsız edici hale gelir ve hatta ağrılar istirahat halinde bile devam edebilir.
Topuk dikeninde tanı nasıl konur?
Topuk dikeninin henüz oluşmadığı plantar fasiit döneminde iyi bir muaye ile tanı konabilir. Bu aşamada sadece MR ve bazen Ultrason görüntüleme ile taban zarındaki ödem ve kalınlaşma tespit edilebilir. Topuk kemiğinde zarın yapıştığı yerde topuk dikeni oluştuğunda artık basit bir röntgen tanıyı koymak için yeterlidir. Unutulmaması gereken önemli bir nokta ayak altı ağrısı ve topuk dikeni iltahaplı omurga romatizmasının ilk bulgusu olabilir. Özellikle topuk arkasında da ağrı varsa ve tedaviye dirençli ise bu hastalık mutlaka araştırılmalıdır.
Topuk dikeninde ne gibi tedaviler kullanılır?

Topuk dikenin tedavisi genelde konservatif yöntemlerle yapılır. Çok özel durumlar hariç cerrahinin yeri yoktur. Antiromaizmal ilaçlar, aktivite kısıtlaması, ayakkabı modifikasyonu hafif vakalarda yeterli olabilir. Özel tabanlıklar, topuk kısmı delinmiş topuk destekleri işe yarayabilir. İnatçı vakalarda topuktan kortizon enjeksiyonu işe yarar. Kısa dönem sonuçları iyi olsada %40-50’lere yaklaşan tekrarlama eğilimi vardır. Bunda enjeksiyonun doğru yere yapılamamasının da rolü vardır. Bu nedenle bu tip iğneler ultrason görüntüleme ile yapılmalıdır. ESWT olarak adlandırılan şok dalgası son yıllarda sıkça kullanılmaya başlanmışsada sonuçları kortizon iğnesine göre daha kötüdür ve işlem sırasında hasta ağrı duyabildiğinden çok tercih edilmemektedir.
Topuk dikeni tedavisinde PRP
PRP İngilizce “Platelet Rich Plasma” ifadesinin baş harflerinin kısaltması olup, “trombositten zengin plazma” anlamına gelmektedir. Bu yöntemde ilaç hastanın kendi kanından hazırlandığından doğal bir tedavi yöntemidir. PRP sıvısının içerdiği yüksek orandaki büyüme faktörleri zedelenmenin olduğu plantar fasia ve topuk dikeni bölgesindeki yapıların hücrelerini uyararak o bölgedeki iyileşmeyi hızlandırır.
Yakın tarihli araştırmalarda özellikle diğer tedavilerle sonuç alınamayan topuk dikeni vakalarında yüz güldürücü sonuçlar bildirilmiştir. Genelde bir bazen birer ay arayla iki kez uygulanmaktadır. PRP tedavisi diz kalça gibi eklem romatizmalarında, tenisçi dirseği gibi tendon romatizmalarında etkili olduğu zaten ispatlanmış bir yöntemdir. Artık topuk dikeni ve plantar fasiitin de PRP tedavisinin kullanım alanına girdiğini söyleyebiliriz.
Tabiki tüm tedaviler ve PRP tedavisi de aktivite modifikasyonu ve uygun egzersiz programı ile desteklenmelidir. PRP tedavisi bir çok inatçı kas iskelet sistemi hastalığında yeni bir umut olmaya devam etmektedir.

Kendisi küçük etkisi büyük bakteri!

Kendisi küçük  etkisi büyük bakteri!

Kendisi Küçük Neden Olduğu Hastalıklar Büyük Olan Bir Bakteri: Beta…

Sonbaharla birlikte hava sıcaklıklarının düşmesiyle daha kapalı ve kalabalık ortamlara girmeye başladık. Ancak bu ortamlarda genel hijyen kuralları ve sağlığımıza dikkat etmezsek bulaşıcı hastalıklara yakalanmamız kaçınılmaz…

Özellikle okul çağındaki çocuklarda daha fazla görülen ve tedavi edilmediğinde ciddi sağlık sorunlarına neden Beta Bakterisini A’dan Z’ye Hisar Intercontinental Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Birol Saral’dan öğrendik.

Beta Bakterisi nedir?

Halk arasında Beta Mikrobu olarak bilinen bakterinin asıl ismi A Grubu Beta Hemolitik Stroktokok’tur. Klinik bulgulara göre çocuklarda 3 yaş grubuna ayrılır; 6 aydan küçükler, 6 ay ila 3 yaş arasında olanlar ve 3 yaş ila 12 yaş arası. Bebeklik çağında (yani ilk yıl) çok sık görülmez, 4-5 yaşına doğru yavaş yavaş artış gösterir; 5 ila 15 yaş arasında zirve yapar.

Okullarda ve kreşlerde daha fazla görülme nedeni nedir?

Bu bakteri solunum yolu ile yayılır ve çok bulaşıcıdır. Zamanında, hızlı ve uygun tedavi edilmezse hayati sonuçlar doğurabilir. Beta enfeksiyonu olan bireyin genellikle burun deliklerinin ön kısmında bolca bu ajan bulunur ve yakın temasta bulunduğu kişilere (ev halkına ve okul arkadaşlarına) kolayca bulaştırır. Mikrop bulaşmış yiyecekler (özellikle süt, dondurma, günlük yiyecekler, yumurta ve yumurta ile yapılmış yiyeceklerde) besinden bulaşmış farenjitin (beta enfeksiyonu) etkeni olarak gösterilmiştir.

Hangi hastalıklara neden olur?

  • 6 aydan küçüklerde genellikle hafif burun akıntısı ve düşük düzeyde ateş ile birlikte nezle yapar. Burun delikleri etrafında soyulmalar da vardır.

  • 6 ay ile 3 yaş arası olanlarda, düşük dereceli ateş, eklem ve kas ağrıları ve nezle bulguları vardır. Şeffaf burun akıntısı, boyunda hafif ağrılı beze (lenf nodları), sinüzit, bazen de bunlara eşlik eden orta kulak iltihabı görülebilir.

  • 3 yaş ile 12 yaş arasında ise, genellikle hızlı bir şekilde bademcik iltihabı (tonsillit), nezle (nazofarenjit) ve bazen de eşlik edebilen kızıl hastalığı görülür. Genellikle yüksek ateş, kusma, boğaz ağrısı, baş ağrısı, terleme ve yorgunluk ile bazen de bu belirtilere eşlik eden karın ağrısı ile kendisini gösteren Kızıl’ın kuluçka evresi 2-4 gündür. Hastalık başladıktan 12 ile 48 saat sonra çok bilindik olan döküntüleri ortaya çıkar. Bademcik, dil, yutak ve damakta görülen döküntüleri, büyük, şiş, kırmızı ve iltihap doludur. Bazen ciddi vakalarda difterideki gibi bademciklerin üzeri kirli bir iltihap tabakasıyla kaplı olabilir.

  • Beta mikrobu genellikle cilt ve solunum yolu enfeksiyonu yapmasına rağmen: zatürre, zatülcem, kemik iltihabı (osteomiyelit), endometrit, menenjit, yumuşak doku iltihabı ve apseye de neden olabilir.

  • Bebek ve çocukların soyulan egzamaları, bazen enfeksiyonlar özellikle beta enfeksiyonu olup olmadığını anlamak için çok iyi bir kaynaktır. Bu lezyonların üzerine binen enfeksiyon, yaygın kızarıklık, üzerinde akıntı, kabuklanma, soyulma ve bölgesel beze iltihabı yapabilir.

Tanı ve tedavisi nasıldır?

Hekimin şüphelenmesi ve testler yardımıyla tanısı konulur. Sonuçları 45 dakika içerisinde alınabilen boğazdan alınan salgının incelendiği bir testle ön tanı konularak; tedavi süreci hemen başlatılabilir. İlk etapta yapılan testin sonucu pozitifse hemen penisilin tedavisine başlanır; ancak mutlaka boğaz kültürü alınmalıdır. Sonucuna göre uygun antibiyotik seçilir.

Tedavi edilmezse nelere neden olabilir?

Eğer tedavisi yapılmaz veya gecikilirse erken veya geç komplikasyonlara neden olabilir;

  • Erken komplikasyonları: Streptokok enfeksiyonunun yayılması, genellikle ilk haftada olur, bunlar, bölgesel lenfnodlarının (beze) iltihaplanması, orta kulak iltihabı, sinüzit, az görülen zatürre, mastoidit, septisemi (kana karışması), kemik iltihabı ve toksik şok sendromu ile kendisini gösterebilir.

  • Geç komplikasyonları: Akut romatizmal ateş ve böbrek iltihabıdır.

Beta Salgınından Korunmak İçin:

  • Okul, kreş gibi toplu yaşanan yerlerde, dönem dönem boğaz kültürü alınmalıdır.

  • Enfeksiyon saptanan çocuklar eve gönderilmelidir.

  • Genel hijyen kurallarına dikkat edilmelidir.

  • C Vitamini tüketimi artırılmalıdır.

Çocuğunuzu İshalden Korumak İstiyorsanız?

Çocuğunuzu İshalden Korumak İstiyorsanız?

Çocuğunuzu İshalden Korumak İstiyorsanız Beslenme Çantasından Yoğurt ve Kefiri Eksik Etmeyin!

Okullar açılıyor. Anne babaları çocuğum okula adapte olup başarılı olacak mı endişesi sararken çocukları da okul heyecanı sardı. Ancak bu dönemde anne babaların çocuklarının adaptasyonu dışında sağlıklarına da çok dikkat etmeleri gerekiyor. Çünkü okul gibi kalabalık ortamlarda görülen hastalıklar bulaşıcı olabiliyor.

Özellikle ilköğretim çağındaki çocuklarda daha fazla görülen, dikkatli bir beslenme programı ve hijyenle engellenebilecek ishalle ilgili merak edilenleri Hisar Intercontinental Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Birol Saral’a sorduk.

İshal nedir?

İshal (Akut gastroenterit) insanlarda en sık görülen ve gelişmekte olan ülkelerde çocuklarda en sık ölüm nedeni olan enfeksiyonların başında gelir. Çocuklarda görülen ishal, vücutlarından su kaybı yetişkinlere göre çok hızlı olduğu için daha tehlikelidir. Gelişmekte olan ülkelerde çocuklarda yıllık 1,5 milyar ishal atağı görülür ve ne yazık ki bunlardan yaklaşık 4 milyonu ölümle sonuçlanır. Gelişmekte olan ülkelerde 3 yaştan küçüklerde ishalden ölüm oranı %15’dir.

Nedenleri nelerdir?

Enfeksiyonlar (bakteriler, virüsler, parazitler, helmintler) ishalin en önemli nedenleridir. Diğer nedenleri besinsel etkenler, barsakların anatomik yapısına bağlı nedenler olarak sıralayabiliriz.

Belirtileri nelerdir?

Belirtileri yaş grubunu göre değişiklik gösterse de hastalar genellikle bulantı, kusma, karın ağrısı, sık (günde ortalama 4-5 defadan fazla) ve sulu dışkı, ateş ve vücudun su oranının azalması (dehidratasyon) şikayetiyle başvururlar.

Okullarda ishal salgınları görülebilir mi? Engellemek için neler yapılması gerekir?

İshal en çok okul çocuklarında görülen bir enfeksiyondur ve çok bulaşıcıdır. Rotavirüs, Adenovirüs, Norovirüs gibi mikrobik olanlar hem dışkı hem de solunum yoluyla hızlı bulaşır. Bakteriyel olanlar ise dışkı yoluyla, tuvalet sonrası temizlik iyi yapılmazsa el yoluyla bulaşır. Özellikle sıcak aylarda süt, dondurma, kümes hayvanlarından da bulaşan etkenler vardır. Sudan bulaşan ishal ajanları da vardır. Okullarda ishalin salgına dönmesini engellemek için viral ishali olanları eve göndermek, diğerleri için ise genel hijyen kontrollerine uymak gerekir.

İshal olan çocuğun nasıl beslenmesi gerekir?

İshalde kullanacağımız en önemli tedavi yoğurt ve kefir tüketiminin artırılması; muz, şeftali, yağsız pilav-makarna patates tüketilmesidir.

Hangi belirtiler görüldüğünde mutlaka hekime başvurmak gerekir?

  • Günde 7’den fazla sulu dışkılama varsa,

  • Kusma görülüyorsa,

  • Ağızdan beslenme çok az ise,

  • Halsizlik, baş dönmesi görülüyorsa en kısa zamanda hastaneye başvurulması gerekir.

Nasıl tedavi edilir?

Tedavide çocuğun durumu çok önemlidir. Vücuttan su ve tuz kaybı bulgusu yoksa, ağızdan besin alımı iyi ise ayaktan bile tedavi yapılabilir. Bakteriyel bir enfeksiyon ise antibiyotik tedavisine başlanmalı, viral ise destek tedavisi yeterli olacaktır. Vücuttan su ve tuz kaybı varsa ve kusuyorsa hastanede damardan sıvı verilmeli; vücuttan su ve tuz kaybı var fakat ağızdan besin alımı iyi ise oral rehidratasyon tedavisi uygulanmalıdır.

Oral Rehidratasyon nedir?

Ağızdan alınan, sıvı kaybını yerine koymak için hazırlanmış şeker, tuz ve karbonat karışımıdır. Evde; 1 litre kaynatılıp soğutulmuş suyun içerisine; 1 çorba kaşığı şeker, 1 çay kaşığı tuz, 1 çay kaşığı karbonat koyarak kendiniz de hazırlayabilirsiniz.

 

“eyvah yine kilo alacağım”

 

“eyvah yine kilo alacağım”

 
 

Eyvah Doktorum Kortizon Verdi!..

Özellikle kadınsanız ve kilo problemi yaşıyorsanız; üzerine bir de doktorunuz kortizon içeren bir ilaç yazdıysa ‘eyvah yine kilo alacağım’ diye endişelenmeye başlamadan bu yazıyı okumanızda fayda var.

Hisar İntercontinental Hospital İç Hastalıkları ve Romatoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mehmet Soy’a kortizon hakkında bilinmesi gerekenleri sorduk.

Kortizon Nedir?

Kortizon vücudumuzda bulunan ve yokluğu yaşamla bağdaşmayan bir hormondur. Böbreküstü bezlerinden salınır. Karbonhidratlar (Kan şekeri), lipitler (kolesterol), protein metabolizması ve bağışıklık sistemi başta olmak üzere hemen tüm sistemler üzerine etkilidir. Bağışıklık sistemi üzerine etkileri nedeni ile iltihaplı birçok romatizmal hastalığın tedavisinde çeşitli doz ve sürelerde kullanılır.

Kortizon kullanmak zararlı mıdır?

Halk arasında kortizon kullanmanın kesinlikle zararlı olduğu şeklinde yaygın bir yanlış bir inanç bulunmaktadır. Elbette her ilaç gibi kortizon da gereksiz yere kullanıldığında zararlı olabilir. Ancak bazı hastalıklar vardır ki kortizonu kullanmazsanız hasta, bu hastalıktan dolayı daha fazla zarar görebilir. Örneğin hastanın aktif Sistemik Lupus Hastalığı varsa; böbrek, beyin ya da diğer bir organı tutulmuşsa kortizonu, hem de yüksek dozlarda kullanmazsak hastanın hayatını kaybetmesine kadar giden bir kötü sonuç yaşanabilir. Aktif eklem iltihaplarının da baskılanmasında kortizon sıklıkla kullandığımız bir ilaçtır. Önemli olan bu ilacı kontrolsüz kullanmamaktır. Gerektiğinde, hekimin önerdiği dozda ve sürede kortizon kullanılabilir.

Kortizonlu İlaç Kullanıyorsanız…

  • Doktorunuzun önerilerine uyun.

  • Tuzlu yemeyin.

  • Yağlı, şekerli gıdaları azaltın, proteinden yüksek beslenin.

  • Potasyumdan zengin (muz, kaysı, narenciye grubu meyveler vb.) gıdalar tüketin.

  • Süt ve süt ürünlerinden zengin beslenin.

  • Yürüyüş gibi sporlar yapın.

  • Enfeksiyonlardan korunun.