Hayırlı seçimler

Hayırlı seçimler

Yoğun bir seçim turu gerçekleştiren siyasi liderlerin yorgunlukları, yaşadıkları stres yüzlerinden okunuyor. Alışık olduğumuz tavır ve söylemlerin dışında yeni bir şey duymuyoruz. Gerilimli, bazen seviye sınırlarını zorlayan konuşmaların havada uçuştuğu bir seçim dönemini yaşıyoruz.

Liderler yoruldukça üslupları sertleşiyor ve arada bir farkında olmadan farklı söylemlerde bulunuyorlar. Ne onlar farkına varıyor bu durumun, ne de dinlemeye gelen vatandaşlar. Söylenen doğru, yanlış her konuşma, her pot üstüne bir de alkış alıyor. Bu da liderleri fazlasıyla mutlu ediyor.

İşte liderlerin meydanlardaki konuşmalarının en ilginçleri…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan:  “…Çocuklarıma helal lokma yedirmedim…”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: “… Genel Müdür Bahçeli zamanında…”

Devlet Bahçeli: “… Ne Akepe, ne Mehepe, ne Cehepe, …”

Kemal Kılıçdaroğlu: “Annesi, afedersiniz annesi değil, Allah rahmet eylesin…”

Geçenlerde Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi’nin camilerde seccade ve tesbih dağıtması Başbakan’ın mitinglerine bile konu oldu. Her ne kadar İlgezdi bu çalışmanın her yerde arkasında dursa da, Başbakan’ın konuşmasından cesaret almış olacak ki, eski AKP milletvekili Hamza Yerlikaya düzenlenen bir gecede İlgezdi ile ilgili olarak bize göre tuhaf ve gereksiz bazı cümleler sarfetti.

Peki, burada yanlış veya eksik olan hangisi?

Cami önlerinde seccade tesbih dağıtmak mı, yoksa bunu yapanların inançlarını sorgulamak mı?

Takdiri kamuoyuna bırakırken bir başka noktaya dikkat çekmek lazım ki, oldukça hassas günler yaşadığımız bu günlerde maalesef gerginlik her an her yerde yaşanabilir hale geldi. Kimi provakatif davranışlar bir anda kitleleri aniden harekete geçirebilir düzeye geldi.

Herkes sakin olmalı diyoruz, demesi kolay. Heyecan ve stres öyle bir seviyedeki, malum nedenlerden ikiye bölünmüş kitleler ateşle barut gibi kesinlikle karşı karşıya gelmemeli. Herkese bu dönemde önemli işler düşüyor. Bilhassa gençleri durdurmak kolay olamayabiliyor. Aman dikkat.

Önce seçimleri sağ salim atlatalım. Arkasından olabilecek gelişmeler için pek hayırlı konuşulmadığı bilinen gerçekler. Görelim bakalım nereye gidiyoruz.

Hayırlı seçimler…

İlk kutlayan onlardı…

Özel Bilgidağı Anaokulu öğrenci ve öğretmenleri, oldukça anlamlı bir davranışla 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü kutladılar.

1gz

Gazete Ataşehir İmtiyaz Sahibi ve Yazı İşleri Sorumlusu Oktay Eroğlu’nu okullarına davet eden minikler, hem özel günümüzü kutladılar, hem de gazetecilik hakkında bilgiler aldılar. “Gazeteci kimdir, ne iş yapar, gazete nasıl hazırlanır?” konuları anlatılırken merakla dinleyen, sorular soran çocuklar, elleriyle gazete olarak hazırladıkları hediyeyi de Oktay ağabeylerine sundular. Hediyedeki “herkes gazete okusun” ve “annem-babam gazete okuyor” yazıları dikkat çekiciydi.

 Teşekkürlerini minik ellerinden kocaman alkışlarla ifade eden öğrencilere, öğretmen ve idarecilerine asıl teşekkürü bizim etmemiz gerekiyor. Hatırlanmak güzel şey…

10 OCAK

1961 yılında gazetecilerin çalışma haklarında önemli iyileştirmeler getiren 212 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesi üzerine, 9 gazete sahibi, yasayı protesto etmek için 3 gün boyunca gazeteleri yayımlamama kararı aldılar. Bu gelişme karşısında, gazeteciler 10 Ocak 1961 günü haklarına ve basın özgürlüğüne sahip çıkmak amacıyla Sendika binası önünde toplanarak Vilayet’e kadar bir yürüyüş yaptılar. Gazeteciler, patronların boykot kararı karşısında ise Sendika’nın öncülüğünde, BASIN adıyla kendi gazetelerini 11–12–13 Ocak 1961 tarihlerinde yayımladılar. 

O tarihten sonra 10 Ocak, “Çalışan Gazeteciler Bayramı” olarak kutlandı. 1971 yılındaki 12 Mart müdahalesinden sonra ise çalışanların hakları ve basın özgürlüğüne getirilen kısıtlamalara tepki olarak 10 Ocak, “Bayram” olmaktan çıkarıldı ve “Çalışan Gazeteciler Günü” olarak anılmaya başladı.

Yol, gol…

Yol, gol…
1995 yılından bu yana Uluslararası Şeffaflık Örgütü diye bir araştırma şirketi var. Bu kurum her yıl dünyadaki yolsuzluk ligindeki yolsuz ya da yollu ülkelere puan vererek bir liste oluşturuyor. Buna da yolsuzluk algısı endeksi deniyor. Düzenli olarak her yıl yayımlanan yolsuzluk algısı endeksinde Türkiye 2012 yılında 176 ülke arasından 54. Oldu. (O kadar da yol yapılmıştı üstelik) Yani FIFA’nın ya da UEFA’nın açıkladığı en iyi takımlar listesine benzeyen bir yolsuzluk ligi listesi var. Yolsuzlukla mücadelede başarılıysan üst sıralarda, değilsen alt sıralarda yer alıyorsun.

Bazı ülkeler var ki, isimleri duyulmamış. Örneğin; Saint Lucia, Bhutan, Saint Vincent ve Grenadinler, Mauritius gibi. Bu ülkeler bize yolsuzluk sıralamasında tur bindirmiş durumdalar. Yani onların yolsuzluğu bizimkinden daha zayıfmış. Buna karşılık bizim yolsuzluk puanı da Somali, Uganda, Madagaskar, Cibuti, Togo gibi ülkelerin yolsuzluğunu dövmüş.

Umarız seneye daha başarılı oluruz. Hele şu Yeşil Burun Adaları diye bir ülke var. Adamlar puan olarak bizim üstümüzde. Valla çok zoruma gitti. Hadi Çin’i anladık. 80. Sıradalar. O kalabalığın içinde çaktırmadan herşey olur. O değil de 66. Sıradaki Suudi Arabistan’ a ne demeli. Adamlarda ne cesaret varmış. Ucunda kelle var ne de olsa.

Memleket yıkılıyor, dünyadaki sıralamayla uğraşıyor demeyin hemen. İtirafsa itiraf… Son 15 günde adeta başımız döndü. Başlama vuruşunu Hakan Şükür’ün yaptığı maçta o kadar çok gol, gol pozisyonu, defans hatası, kavgalar, taktik değişiklikler var ki… Söyleyecek söz yazacak kelime bulamadık. (Ne yani hep bizim mi yazmamız lazım? Madem rahatsız olan var, gider tribüne) tepkisini gösterir.

Yalnız bu arada hizmet hareketinin önde gelen ismi fırtınadan, sessizlikten, savrulmaktan falan bahsetti. “Bu fırtınada dostlar kaybedilecek, çürükler ayıklanacak, vefasızlar ortalığa saçılacak.” Şeklindeki cümleleri okurken Adeta tüylerimiz diken diken oldu. Filler tepişiyor da çimen olup ezilen vatandaşın günahı ne? Milyar dolarlar uçu-rulu-p giderken artık hak-helal zamanı da geliyor demektir.

Son dakika gelişmesi: Ankara AKP Ankara İl Disiplin Kurulu Başkanı avukat Melik Bayat, son dönemde yaşanan gelişmeler nedeniyle görevinden ve partiden istifa etti. Bayat, “Maalesef bugün özellikle, hukukun üstünlüğü tartışılır hale gelmiştir. Bu şartlar altında, yıllardır hizmet etmeye çalıştığım partimde, siyasete devam etmemin, yanlışlara ortak olmak anlamına geleceğini düşünmekteyim.” Diyerek Bayraktar ‘dan sonra ikinci şoku yaşattı.
Bu maçın ilk yarısı şimdilik berabere, ama ikinci yarı yandığımızın resmidir.

Önümüzdeki maçlara bakıcaz artık…

“Beslemeyelim de asalım mı?”

“Beslemeyelim de asalım mı?”

bir an duruşu gibi,
ömrün gidişi gibi
veda ederken aşk ateşi gibi
söner iç çekişler
aman aman acı yüzler
kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler
kaldı aklımızda…

Sözler Aysel Gürel, Müzik Onno
Tunç, seslendiren Sezen Aksu.

Çoğumuz önce bir aşk şarkısı
gibi dinledik bu şarkıyı.

Herşey gazeteci Savaş Ay ve
Emin Çölaşan’ın Mamak Askeri
Cezaevi’ne başka bir haber için
gitmesi ile başlar. Cezaevinde
karşılaştıkları genç ile kısa bir süre
görüşme fırsatı yakalanır. Genç
koşulların kötülüğünü, avukatı ile
görüştürülmediğini, 18 yaşının
altında olmasına rağmen idam
edilmek istendiğini, yaşının 18’den
küçük olduğunu tespit edecek olan
kemik testi yapılması talebinin
kabul edilmediğini, vurduğu
söylenen jandarma erini kendisinin
öldürmediğinin kanıtlandığını,
kendisini ibret olsun diye
asacaklarını ve ölümden
korkmadığını söyler. Savaş Ay
delikanlının son fotoğraflarını
çeker. Fotoğraftaki o yüz ifadesi bu
şarkının doğmasına neden olur.

Son mektubunda “…biliyorsunuz
ki bu ceza işlediğim iddia edilen
suçtan verilmedi. Asıl amaçlanan
böyle bir olayla gözdağı vermek ve
mücadeleyi engellemek hedefine
dayalıdır. Bu nedenle sizin de
bildiğiniz gibi, kendi hukuk
kurallarını çiğneyerek bu cezayı
verdiler. Cezaevinde yapılan
insanlık dışı zulüm altında
inletildik. O kadar aşağılık, o
kadar canice şeyler gördüm ki,
bugünlerde yaşamak bir işkence
haline geldi. İşte bu durumda ölüm
korkulacak bir şey değil, şiddetle
arzulanan bir olay, bir kurtuluş
haline geldi…” diyordu Erdal Eren.
Gözaltından bir ay sonra kalemi
kırıldı, dokuz ay sonra da konsey
infazı onayladı.

O infazın yapıldığı gün ile aynı
güne denk gelen bu satırların
yazıldığı gün yani 13 Aralık günü
başka bir acıya tanık olduk. Gezi
direnişi sırasında katledilen genç
fidanlardan Mehmet’in annesi
Fadime Ayvalıtaş’ın, kalbi yaşadığı
acıya daha fazla dayanamadı.
Binlerce evladı vardı, aynı acıyı
yaşayan Ethem ve Ali İsmail’in
annesiyle kol kolaydı ama
dayanamadı, oğlunun yanına gitti.

Ne değişti?
Erdal’ın mektubunda bahsettiği
hukuk kurallarının çiğnenmesi
durumu maalesef bugün de geçerli.
Hiçbirinin katilleri yargı önüne
çıkarılmadı. 12 Eylül, 28 Şubat
mahkemelik oldu ama bugün net
ve hukuksuz bir şekilde katillere
koruma kalkanı yaratılıyor.

Evren Paşa o meşhur tarihe geçen
“asmayalım da besleyelim mi?”
lafını Erdal Eren için söylemişti.
Değişen tek şey herhalde
şimdikilerin “beslemeyelim de
asalım mı?” lafı olur herhalde.

Bir öğrenci evi anısı

Bir öğrenci evi anısı

Yıl 1992.

Üniversite 2. sınıftayız. Üç arkadaş aylar süren aramadan sonra nihayet bir ev buluyoruz. Daha doğrusu şehrin önemli isimlerinden biri olan emlakçımız buluyor. Çünkü muhafazakar yapıya sahip olan bu şehirde öğrenciye pek de iyi gözle bakılmıyor. Evini öğrenciye kiralayanlar normal kiranın 2 katından fazlasını istiyorlar. Çaresizce kabul ediyorsunuz. Aynı apartmanda 500 liraya oturulurken biz 1.200 lira ödemeyi göze almıştık. Konu sadece para değil, yıllarca üstümüzde onlarca göz ile her adımımızın izlenmesi kendimizi uzaylı gibi hissetmemize neden oluyordu.

Daha eve ilk girdiğimiz gün, temizlikten sonra çekyatımız bile olmadığından yere battaniyeleri serip üstünde uyumaya çalışacağız. Kapı oldukça haşin bir şekilde çaldı. Açtığımızda üst katlarda oturan iki iri adamla karşılaşıyoruz. İyi akşamlar, buyrun demeye bile kalmadan lafları sıralamaya başlıyorlar.

“Derhal terkedin burayı!” İyi de dünya para ödedik, kontrat yaptık…

“Burası namuslu bir apartman” Biz namussuz muyuz?

“Öğrenci istemezük” Gariban işçi memur çocuklarıyız, öğrenci olmak suç mu?

İşte tam bu anda bir devlet dairesinde şef olduğunu söyleyen adam bombayı patlatıyor:

“Evinize yasadışı kitap, mitap, esrar atarım, sizi ihbar ederim…”

Şok ve sessizlik. Sabaha kadar gözümüzde uyku yok. Ama neyse ki hem siyasetçi hem emlakçı abimiz var, onlardan daha delikanlı. “Tama çocuklar siz okumanıza bakın ben hallederim” dedi ve bir daha böylesi bir durumla karşılaşmadık. Ama okul bitene kadar tüm gözler üzerimizde idi.

Tüm sebep öğrenci olmamız. İnsanları yargılamak, kim olduklarını bilmeden, tanımadan cahilce ve kör bir önyargı ile suçlamak, karalamak çok kolay. Hele böyle memleketlerde bir yandan ciddi ciddi kazıklanmak, diğer taraftan da namussuz, arsız, anarşist damgası yemek çok acı idi.

Yıl 2013.

Şu anda o şehirde bizim zamanımızdaki sayının yaklaşık on katı on binlerce öğrenci yaşıyor ve ciddi bir gelir bırakıyorlar. Adeta bir şehre hayat veriyorlar. Ancak zihniyetin değişmediği konusunda en büyük ipucunu da sayın başbakan verdi. O yıllarda biz ucuz atlattık. Ancak bugün  o şehirde okuyan bir öğrenci olmayı istemezdim…

ET

ET

“Daha çatal, bıçak, kaşık icat edilmemişken,

İsmail’e irem koç kurban edişmemişken,

Bir kavga başlamış ki, nasip kısmet uğruna

Kapağı ver kulpu al, kurbanı hiç soran yok…”

Rahmetli Barış Manço’nun en sevilen, anlamlı eserlerinden biriydi Halil İbrahim Sofrası…

İnsanoğlu’nun nefis, hırs, ihtiras kavgası ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.

Malum Kurban Bayramı öncesindeyiz. Yine her taraftan buram buram kokular geliyor. Bahsettiğim koku zavallı kurbanlıkların dışkı kokusu değil. Her bayram öncesi paylaşılamayan trilyonluk kurban rantı kavgası İstanbul’un dört bir yanında kötü kokular yayılmasına sebep oluyor. Hem de öyle bir rant ki, din, iman, sağ, sol, yandaş, candaş diye bir şey kalmıyor, ‘paradaşlık’ a dönüşüyor.

Yurdun her köşesinde yüzyıllardır yaşanan bayram sevinçleri, inançsal heyecanlar, dostane paylaşımlar bugün işte o kokularla gölgeleniyor. Bir tarafta ortaya çıkan anormal rant kavgaları, bir tarafta emeği para etmeyen besici-köylü ve diğer tarafta şehir hayatıyla bağdaşmayan, çağdışı ve hatta bazen insanlık dışı görüntüler.

Halil İbrahim sofralarının yerini kurtlar sofrası aldı. Bir kuru ekmeği bile paylaşmasını bilen insanlar nasıl oldu da birbirlerinin kanını dökecek hale geldi? Ne oldu da bu kadar açgözlü, doymak bilmeyen bir toplum haline geldik? Ulular, veliler, Allah ve gönül dostlarının diyarı Anadolu topraklarından gelen o kurbanlıkların yeri, satışı, kesimi, derisi ayrı ayrı rant kavgasına dönüşüyor. At izi, it izine karışıyor. İnsanların inancı, ibadeti, emeği bu kadar kolay sömürülebilir mi? Evet, maalesef… Kurt eline geçirdiği kuzuyu yemiyor, boğup atıyor.

Bir düşünün bakalım, hangisi daha iyi olurdu:

Köylü fakirleşsin, üretmesin, ürettiğini yok pahasına satsın, arada birileri götürsün, ithal et getirilsin, etin kilosu elli lirayı geçsin, vatandaş yüz gram kıymayı ayda yılda bir ya da bayramlarda görsün…

Ya da…

Vatandaşı zengin bir ülke olalım, et, dana, kuzu ihraç edelim, etin kilosu on liraya düşsün, vatandaş her öğünde et yesin, her bayramda kurban kessin, kurban bayramlarında sokaklar, caddeler kan gölüne dönsün…

Siz en iyisini istersiniz.

Bayramınızı kutlar, haberleri izlememenizi önerir, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.

Olimpiyat delegelerine mektup

Olimpiyat delegelerine mektup

Sayın delegeler;

2020 olimpiyatlarını İstanbul’a layık görmediniz. Böyle bir terbiyesizlik de biz görmedik.

Nesi vardı kardeşim güzel İstanbul’umuzun? Tarih, kültür, rakı, kebap, boğaz, deniz ne ararsan var. Neyini beğenmediniz de gittiniz Allah’ın Japonlarına verdiniz işi… Bizim köprüleri, Marmarayları zaten onlar yapıyordu. Yabancısı değildik yani.

Ne olmuş yani üç-beş olay olduysa. Geziymiş, ODTÜ’ymüş ufak tefek çapulcu işleri bunlar. Bunlardan mı korktunuz? Aslında o çocuklar bizim atletizmciler. Olimpiyatlara hazırlanıyor, antrenman yapıyorlardı. Aslan gibi polislerimiz var, attığını vuran, onlar da atıcılık takımındalardı. E daha tesisler tamamlanmadığı için mecburen sokakta çalışıyorlar. Tesis demişken herhalde bunu da bahane etmiş olamazsınız. 2020’ye kadar ne tesisler yapacaktık, biliyor musunuz? Maketi olsa gösterirdik ama neyse.

Şahane bi film yaptık. Rihanna’nın süper şarkısıyla. Hala seyretmeye doyamıyoruz, ülke olarak. Ya o çizgi film gibi Japon filmi neydi öyle? Onu mu beğendiniz? Tamam bizimkinde öyle fazla sporla ilgili fazla bişey yoktu, daha çok modern İstanbul vardı.

Öyle güzel olacaktı ki, ülkemize doping etkisi yapacaktı. Pardon doping derken yani o anlamda değil. Bizim çocuklar pekmezli, ballı sütü fazla kaçırmışlar. Ondan dolayı biraz sıkıntı oldu ama bu kadar büyütmemeliydiniz.

Neymiş efendim, Suriye ile savaş çıkacakmış. Reyhanlı’da patlamalar olmuş, İstanbul tehlikeliymiş, yalnız kadınlara tecavüz edip öldürülüyorlarmış… mış, mış, mış… Kardeşim Tokyo’da da nükleer patlama var, depremler var, tsunamiler var, var da var. Biz bişey diyo muyuz?

Spor bayramı sadece ülkemizde kutlanır. Dünyada sadece Türk gençliğine ulu önderimiz tarafından gençlik ve spor bayramı armağan edilmiştir. Son birkaç senedir kutlanmıyor diye mi hayallerimizi yıktınız?

Spor bizim ruhumuzda var. Ata sporlarımız var, güreş, okçuluk, binicilik, cirit, çelik çomak, birdir bir, hatta deve güreşi gibi. Bunları biz bize çok iyi oynarız. Fazla derece alamadık, ne yapalım.

Mesela biz Naim Süleymanoğlu vardı, şampiyonlar şampiyonu. Gerçi Bulgarlar yetiştirdi ama halterde dünyayı kaldırmıştı.

Dolayısı ile sizin bu yaptığınızı Mozambikliler yapmaz kardeşim. Bir ülkenin umutları hayalleri ile böyle oynanmaz. Herbirinize ayrı ayrı kına göndericez. Spor bakanı kına stokları tükendi dedi ama ben bi şekilde ayarlıycam.

2024 için görüşeceğiz. Bizi seçmeyin bakın neler oluyor… Anladınız siz… Bridge together…oktay

İyi Savaş, Kötü Barış

İyi Savaş, Kötü Barış

Petrol Kralları diye bir film vardı. Zeki Alasya – Metin Akpınar ikilisinin meşhur filmlerinden biri. Yine iki gariban genç, yine kötülerle mücadeleyi anlatır. Mahallenin uyanık akaryakıt kaçakçısı Ali Şen’in stokladığı yakıt bizimkilerin bahçesinden fışkırınca garibanlar zengin, zalimler ise perişan oluyordu. Ne sevinirdik böyle finallerde… Duygusallık vardı ne de olsa.

Zengin müteahhitlere direnen mahallelinin zaferi sevinç gözyaşı getirmiştir. Ezilenin yanında görürsünüz kendinizi. Oysa Amerikan filmleri öyle mi? Rambo Vietnam’da, Afganistan’da tek kişilik ordu gibi ortalığı dağıtmıştır. Ezilen kimdir? Neyin savaşı verilmektedir?

Dünya yine bir savaşa tanıklık etmek üzere. Akan kanla beslenen vampirlerin son senaryosu Suriye üzerine işliyor. 900 km. sınırımız olan bir ülke olan Suriye’nin kendi içinde yaratılan savaşa şimdi büyük güçler de dahil olacak. Irak’ta olduğu gibi.

*

100 doların üzerindeki resmi ile dünyada en çok tanınan insanlardan olan Benjamin Franklin (1706-1790) ; “İyi bir savaş veya kötü bir barış hiç olmamıştır” der. Bağımsızlık savaşı yaşamış, yıllarca sayısız diplomatik görüşme yapmış, özgürlüğün kıymetini “Özgürlük nerede ise benim ülkem orasıdır” diyecek kadar bilen Franklin ölünce miras olarak olarak Boston ve Philadelphia şehirlerine 1000’er pound para bırakır. Şartı 200 sene boyunca bu paraya dokunulmayacak, faizde bekletilecektir. Amacı bilimdir, sanattır, aydınlanmadır. 1990’larda bu para milyonlarca dolar olmuştur. Ne tesadüftür ki, tam da o yıllarda ABD körfez savaşını başlatıp Irak’a bombalar, füzeler yağdırmaya başlamıştır.

Adamcağız’daki niyete, öngörüye bak, bir de sonuca bak. Sızlamaz mı o kemikler? Bilim’e niyet, Irak’a kısmet. Biz ise o yıllarda “bir koyup üç almayı” bekliyor, televizyondan kekeme gibi konuşan çevirmeni dinliyor, yağan füzelerin karanlıktaki ışıltısına film izler gibi bakıyorduk. Kaç koyup kaç aldığımızı geç anladık elbette. Hem de acı şekilde.

Daha savaş başlamadan vatandaşlarımız ölüyor, ekonomi dibe doğru gidiyor, dolar, fırlar, petrol patlar… Olan kime oluyor? Daha önce kime olmuşsa ona…

Barış için harcanacak bedel belki de savaş için harcanacak olandan daha yüksek olabilir. Olsun, savaş için ödemektense, barış için ödeyelim.

Durmadan, bıkmadan haykıralım: Yurtta barış, dünyada barış…

İstifa

İstifa 

Malum yerel seçimler yaklaşıyor. Eylülden sonra seçim havası her yanı sarmış olacak. Bu sürecin ilk adımları bugünlerde atılıyor. Kimi partilerde aday adayları istifalarını sundular, kimilerinin de yakındır.

İstifa demişken, bu kelimenin – zaten üç aşağı beş yukarı bilinir- anlamı üzerinde (Kendi isteği ile görevden ayrılma) küçük bir araştırma yaptım. Başka anlamları da olduğunu gördüm ki, ilginç geldi. Özellikle hukuk terimi olarak kullanıldığı anlamlar dikkatimi çekti.

Hukukta istifa kelimesi affını isteme, görevden ayrılma anlamına geldiği gibi, ödemeyi kabul etme, bir alacağı alma, tahsil etme anlamlarına da geliyor. Meğer ne anlamları varmış.

Değişik şekillerde de kullanılabiliyor bu kelime.

Örneğin “Alacağın İstifası” şeklinde bir terim var hukukta. Anlamı şu: “Alacağın ödenmesi, ödenmek suretiyle alacağın ortadan kalkması.”

Yani bu durumda istifa kelimesi ortadan kalkma anlamına da gelmiş oluyor ki, bu anlamı pek hoş karşılanmasa gerek.

İstifayı Hak: Hakkını alma, hakkını ele geçirme ve yararlanma

İstifayı Kısas: Kısasın infazı, Kısas hakkının tam olarak kullanılması.

İstifade: Faydalanma, yararlanma, tahsil etme, öğrenmeye çalışma.

Bu bilgilerin ışığında pek çok soru geldi aklıma.

Mesela bir görevden istifa eden kişi ortadan kalkmış ya da infaz edilmiş gibi mi oluyor?

Ya da bir alacağı almış, tahsil etmiş mi oluyorlar?

Dolayısı ile bir kazanım sağlamış olurlar mı?

Bu kelime günlük hayatımızda da demokrasi hayatımızda çok kullanılan bir kelime. Ancak sadece işten ayrılmayı anlatıyor. Yukarıdaki sorularla diğer anlamlarını da değerlendirirsek bu durumdan ‘istifade’ etmiş oluruz.

Somut örnek vermek gerekirse Japonların gururlu yöneticileri istifa ettiklerinde insanların gözünde yüceliyorlar. Yani kazanım sağlıyorlar. Aziz Yıldırım istifa etse belki de taraftarının gözünde hep büyük başkan olarak kalacak. Demokrasi sınavından geçen Mısır’da geçen yılki tren kazasından sonra bakanlığın politikasından kaynaklanmasa da bizde göremediğimiz uygulamayla ulaştırma bakanı istifa etti. Alkışlandı. Demirel defalarca istifa ettikten (ettirildikten) sonra cumhurbaşkanlığına kadar geldi. Daha ne olsun.

Kendisini başarılı gören siyasiler ya da siyasete soyunan bürokratlar seçimlerden önce istifa ederler. Daha iyi seviyelere gelmek, daha büyük sorumluluklar almak için elbette. Başka bir deyişle çalışmalarının karşılığını, hukuki anlamı ile alacağını almak için.

Yükselmek için mevcut konumdan istifa etmek nasıl normal bir davranış ise yüksekteyken gerektiğinde istifa etmek de onurlu bir davranıştır ve kovulmaktan daha iyidir.

Türk sinemasında unutulmaz bir replik vardır. Fakir ama onurlu genç “kovuldun” diyen patronuna söyler: “Sen beni kovamazsın, ben istifa ediyorum…”

Hayırlı istifalar…

Haziran

Haziran

Geçen sayı konumuz Mayıs idi. Mayıs aylarında çok acılar çeken ülkemiz Haziran 2013’ü herhalde yüzyıllar boyu unutamayacak.

Asmak neyi kurtarır / Öldürmek neyi? / Yolunmuş yaprakları / ve kırılmış dallarıyla bir ağaç / Söyler hangi güzelliği… Yıllar var ter içinde taşıdım ben bu yükü / Bıraktım acının alkışlarına / 3 Haziran 63’ü… / Geçsem de gölgesinden tankların tomsonların… / Haziran’da ölmek zor… / Usta şair Hasan Hüseyin Korkmazgil, hem Nazım’ın hem Orhan Kemal’in anılarına ithaf ediyor bu şiirini. Ve diyor ki, “63 lerde yaşananları 76’larda dökebildim şiire. Onüç yılda özümsemişim, damıtabilmişim olayları…”

Olayları özümseme ve damıtabilme yeteneğimizi ülkece sorgulamak gerek. Aynı şekilde hafızalarımızı da. Başta acılarımız olmak üzere her şeyin kolayca unutulabildiği ülkemizde bakalım “Gezi Mücadelesi” ne kadar dayanabilecek? Tıpkı diğerlerinde olduğu gibi bunda da alternatif saptırmalarla olanca gücü ile dikkatler başka yönlere çekilmek istense de bu sefer işleri daha zor.

Gezi, Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir toplumun böylesine büyük bir isyan ateşi yakmasıdır. Hem de bunu yaparken o ateşin bileşenleri toplumun farklı kesimlerinden gelmiştir ki, belki Kurtuluş savaşından beri görülmemiş bir birliktelik vardır. Her ne kadar ulusalcı kesim bu durumdan daha fazla kazançla çıkmışsa da direniş boyunca yaşananlar teknolojinin de desteği ile kolay kolay unutulmayacaktır. Çevik kuvvetin adeta hipnoz olmuşçasına halkına saldırması, insanların gözünü çıkarıp, kafasına kurşun sıkması dünyada görülmüş değilken bizde görülebiliyor.

Kendi ülkesinde yaşananları değil Brezilya’yı gösteren yandaş medya “bak orada daha büyük olaylar oluyor” derken bir noktayı gözden kaçırıyor. Brezilyalı polis şefi Hürriyet muhabirlerine “ayaklanma pozitif bir değişim getirecek. Harekete karşı değiliz, gösterileri destekliyoruz. İşimiz suçu engellemek, hareketi bitirmek değil. Tüm ülkede durum bu” diyor. Bizimkiler de sanki karşılarında haçlı ordusu varmış gibi saldırıyorlar. Emir öyle çünkü. Sayın başbakan “öteki” yüzde elliye “onlar” dedikçe, çevikler daha iyi gaz sıkıp, tomalar daha iyi su sıkabileceklerini anlıyorlar. Böyle programlanmışlar çünkü.

Bu topraklarda yaşamış, sevgiyi, barışı, anlatmış, inanç ve yaşam ustası diyebileceğimiz onca ata, baba, dede, hoca zulmetmemeyi, barış içinde kardeşçe yaşamayı öğretmişti. Bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamak bu kadar zor olmamalı. Birkaç dakika “durup düşünmek” yeterli…

Mayıs ayların gülü idi…

Mayıs ayların gülü idi…

1948’de öldürülen Şair Sabahattin Ali şöyle demişti yıllar önce:

Mayıs ayların gülüdür

Taze bir çiçek dalıdır

İçerim ateş doludur

Mayıs’ta gönlüm delidir…

O günlerde Mayıs ayının güzelliği herhalde daha başkaydı. Şair onca sıkıntı yaşamasına rağmen muhtemelen bir Mayıs ayında böyle güzel dizeler yazmıştı. Öyle ya, bu dizeler karlı bir Ocak ayında yazılamaz ki…

Yıllar sonra ülkesinde olacakları nereden bilsin…

Demokrasi tarihinde görülmemiş olayların yaşanacağını nereden bilecekti ki. 27 Mayıs’ta bir ihtilalin yaşanacağını, arkasından bir başbakan ve iki bakanın idam edileceğini, on iki sene sonra 25 yaşında üç gencin 6 Mayıs’ta “üçe üç” sesleri arasında darağacına gönderileceğini elbette bilemezdi. İşin acı tarafı aslında 27 Mayıs anayasasını destekleyen ama yıkmaya çalışmakla suçlanan gençlerin öldüğü gün kışın bitip yazın başladığı kabul edilen Hıdırellez günü idi.

Baharın karşılandığı, güneşin iyice kendini göstermeye başladığı bir gün idi 1 Mayıs 1977 günü. Ne de olsa adı bahar bayramıydı. Taksim’de tarihin en kanlı, en acı günlerinden biri yaşandı. 34 insan adeta katledildi. Failler hala ortada yok. Yıllardır kimse üstüne bile alınmadı. Tıpkı Maraş, Sivas, Çorum, Uludere gibi. Bu yılki 1 Mayıs’ta da neredeyse kan gövdeyi götürecekti. Geçmiş yılların çoğunda olduğu gibi.

Olanlar sanki şaire inat yaparcasına gelişiyor.

Artık yeter bile diyemeden Reyhanlı’da korkulan oldu. Savaş filmlerinin sahnelerini aratmayan, yanmış yıkılmış sokaklar, acı dolu gözler, yanmış yürekler büyük bir çaresizlik ve resmi rakamlarla elli insanımız “savaş kurbanı.” Gördüğümüz en vahşi saldırı ve en acı tablo yine bir Mayıs ayında yaşanıyor. Ne için öldü bu insanlar? Yayın yasağı var, aman susalım!..

Ey Şair, barınamadığın ülkende Mayıs ayları kırmızıya boyandı. Sinop cezaevinde yatarken yazmıştın şu dizeleri:

Dışarıda mevsim baharmış

Gezip dolaşanlar varmış

Günler su gibi akarmış

Geçmiyor günler geçmiyor…

Sen içerideydin, geçmez günler doğru… Ülkesi savaşın eşiğinde olan dışarıdakiler için geçiyor mu sanki? Nasıl bir özgürlüktür bu…

Bugünleri görse acaba bunları mı yazardı? Yoksa Sinoplu filozof Diyojen’in söylediklerini mi:

“Gölge etme başka ihsan istemez…”

O gün, bugün…

O gün, bugün… 

Çok değil bir sene önce bu köşede yine 23 Nisan, çocukların kardeşliği vs.. konusunda bir yazı yazmış ve “Türkiye’nin her bölgesinden çocuklar 23 Nisan haftasında farklı il ve ilçelere gönderilseler. Gruplar halinde Edirne’den Van’a, Gümüşhane’den Urfa’ya, Muğla’dan Çankırı’ya gidip gelseler… Böylece çocuklar ülkelerini, kültür zenginliklerini, yaşam koşullarını kitaplardan değil de yaşayarak görseler öğrenseler. En az bir hafta beraber vakit geçirerek, aynı yemeği, aynı sırayı paylaşarak, birbirlerini yakından tanısalar, anlamaya çalışsalar. Güzel bir paylaşım olmaz mı?” demiştim.

Çok değil yaklaşık 1 ay sonra resmi bayramlardaki kutlama ve törenler değişik nedenlerle format değiştirdi. Bir anlamda yasaklandı, bölündü.

Çocukluğumuzun o muhteşem bayramları gittikçe yok oluyor. 80 darbesi sonrasında yaşanan o vicdansız günlerde bile o bayramlar özellikle çocuklar gençler için bir başka güzeldi. Şiirler, şarkılar, türküler, danslar Anadolu’nun teknolojiden uzak köylerinin, kasabalarının her köşesinde ayrı bir keyifle coşku ile yankılanırdı. Yediden yetmişe herkes giyinir kuşanır törenleri izlemeye giderdi. Ne de olsa bayram…

Farklı şehirlerde, bölgelerde geçti çocukluğum. Etnik, inançsal farklılıklar asla gölge etmediği gibi zenginlik katardı bayramlara. Ötekileştirme, kutuplaşma nedir bilmezdi kimse. Ne de olsa herkesin bayramları idi ve herkesin çocukları en güzel kıyafetlerle, tören alanındaydı, heyecandan uyunmayan gecenin sabahında… Ne de olsa bayramdı.

Yağmur, soğuk vız gelirdi. Yorulurduk… Neredeyse bir ay süren provalar, bandolarla çınlayan sokaklardaki geçitler, şarkılar, korolar, marşlar… Alkışlayan insanları görünce daha bir dik yürürdük yarış edercesine… Ertesi gün tatil falan da olmazdı, şimdiki gibi. Yaşadığımız gurur, sevinç çocuk yüreklerdeki o coşku heyecan yeterdi.

Bir balon ya da belki bir horoz şekeri olurdu en büyük hediyemiz. Sırada 19 Mayıs vardı ki, tam bir şölen olurdu. Yabancı müzik parçaları ile değil, kendi müziklerimizle dans edilir, harika gösterilere imza atılırdı. Hem de o günlerin kısıtlı şartlarında.

Bayramların bu şekle dönüşmesi benim gibi o günleri hatırlayan birçok insanı maziye götürmüştür herhalde. İnsanın içi nasıl burkuluyor değil mi?

Birgün bunları acı bir gülümsemeyle hatırlayacağınız aklınıza gelir miydi? Acı olan 30-40 yıl yaşlanmak değil, göz göre göre ne hallere düştüğümüzü görmek.

Aklımıza gelmeyen başımıza geldi. Akillerimiz daha iyisini bilir…

10 Yılın Hikayesi

10 Yılın Hikayesi

Yaklaşık bir ay sonra gazetemiz dokuzuncu yılını bitirip yayın hayatındaki onuncu yıla girecek.

İlk dört yılda gazetemizin ismi Erengazi iken Ataşehir ‘in ilçe olması ile Gazete Ataşehir ismini aldı. İnternet sitemizin ismi de atasehir.com.tr oldu.

İlk günden bu yana gazetecilik adına yapılması gerekenleri yapmaya çalıştık. Bunu bir görev, sorumluluk gibi gördük. Yayınlanan gazete bizim değil, Ataşehirliler’indir gözüyle baktık.

Bir emanete sahip çıkar gibi sahip çıkıp kolladık. Böyle düşünmeseydik yayın hayatı bu kadar sürmezdi herhalde.

Elbette birçok zorluğa rağmen geldik bu günlere. Ancak hiçbir zaman yanlı olmadık. Kalemimizi yanlış amaçlarla kullanmadık. Doğrudan yana olduğumuz için eleştirmek, muhalif olmak gibi görevlerimizin de olduğunu görmek istemeyenler de oldu. Normal karşıladık.

Yaptığımız işi sıradan görenler de oldu, takdir edenler de. Sonuçta bu işi sıradan ya da farklı amaçlarla yapanlar da maalesef var.

400 bin nüfuslu bir ilçenin en eski gazetesi olmak, itibar görmek, ayrım yapmadan her kesime ulaşabilmek, okunan, aranan bir gazete çıkarmak kolay iş olmasa gerek.

Bu sürede 2 genel, 1 yerel seçim, 2 referandum heyecanını herkesle birlikte yaşadık. Bu dönemlerde birçok siyasetçi çeşitli konularda bizim de fikirlerimizi alma ihtiyacı hissetti. Anketlerimiz ses getirdi, sitemiz ziyaretçi akınına uğradı.

Bugün kendilerinden de eski olduğumuz siyasiler ve yerel yöneticiler tarafından, daha önemlisi halkımız tarafından takdir edilebili-yorsak doğru yoldayız demektir.

İlçe insan hakları kurulunda basını temsil ediyoruz. Haberleri-miz ulusal ölçekte gazete ve internet sitelerinde yayınlandı. Ulusal basında bile bizden sonra yayınlanan çok önemli haberlerimiz oldu.

Sivil toplum kurumlarına, organizasyonlara destek verdik. Eğitim, sağlık gibi önemli konular her zaman önceliğimiz oldu, sayfalarımızda mutlaka yer buldu.

Gazeteci örgütlerinde kuruluş ve yönetiminde yer aldık.

Ataşehirli olma bilinci oluşturmaya çalıştık, ilçemize sahip çıkılmasını istedik, sorunların çözümü noktasında talepleri yetkililere ulaştırdık.

Birçok ciddi proje geliştirip Ataşehirliler’in hizmetine sunduk. Bunların başında çok büyük bir eksiklik olan Ataşehir haritası gelir. İlçenin ilk haritasını oluşturup kamu ve özel sektörün kullanımını sağladık. Telifli haritamız, projelerimiz taklit edilmeye çalışıldı.

Tüm bunları yaparken ve yaşarken temel değerlerimizden, onurlu duruşumuzdan taviz vermedik. Ne kimseye boyun eğdik, ne kapımıza alacaklı dayandı. Duruşumuzu, objektif tavrımızı bozmaya kimsenin gücü yetmedi. Yaptığımız sert eleştirilere karşılık aldığımız tepkiler yolumuzdan çeviremedi.

Ve…

En önemlisi benimseyen, sahip çıkan, okuyan, yorum ve düşüncelerini bizimle ve kamuoyu ile paylaşan bir okur kitlemiz oldu. Başta duyarlılıkla bizi takip eden gazetenin gerçek sahipleri okurlarımıza, desteğini eksik etmeyen herkese teşekkür ederiz.

Nimetullah Topu Gazetemizi Ziyaret etti

Cemlere katılıyorum… 

AK Parti Ataşehir İlçe Başkanı Av. Nimetullah Topu Gazetemizi ziyaret etti.

Yaklaşık üç saat süren ziyaret esnasında  Topu, Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Kanber Yıldırım ve İmtiyaz sahibi Oktay Eroğlu ile seçimler, Ataşehir ve Ataşehir Belediyesi’nin çalışmaları  ile ilgili görüşlerini paylaştı.

Sorulan birçok soruya açık yüreklilikle cevap veren Nimetullah Topu ile yapılan söyleşiden bazı satırbaşları şöyle:

– “Başkan İlgezdi ile canlı yayında karşılaşmak isterim. Davette bulunacağım…”

– ” Cemevlerini ziyaret edip ceme katılıyorum”

– ” Herkese kapımız açık…”

– “Belediye başkanını ve CHP teşkilatını artık daha iyi tanıyoruz…”

– “Açılan tüm davaları yakından takip ediyoruz…”

Söyleşinin tamamı aşağıdadır.

Ak Parti İlçe Başkanı Nimetullah Topu gazetemize yaptığı ziyarette Belediye Başkanı İlgezdi’ye bu sözlerle hodri meydan dedi. Topu, Belediye Binası ve Nikah Salonunun kat karşılığı müteahhitlere verilmesini eleştirerek kamunun zarara uğratıldığını iddia etti.

MÜTEAHHİTLER ZENGİN OLDU

Ataşehir Belediyesi olarak çok hantal bir dönem geçirdiler. 4 yılda ancak üç hizmet binasını tamamlayabildiler. Bu binaları da kat karşılığı yaptırarak belediye yararına bir birikim elde edemediler. Kazanan yüklenici firmalar oldu.

Belediyenin 4 yıllık hizmetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok verimli, kamu yararına doğru yatırımlar yaptıklarını düşünmüyorum. Ataşehir Belediyesi olarak çok hantal bir dönem geçirdiler. 4 yılda ancak üç hizmet binasını tamamlayabildiler. Bu binaları da kat karşılığı yaptırarak belediye yararına bir birikim elde edemediler. Kazanan yüklenici firmalar oldu. Bu üç hizmet binası, Belediye binası, Nikah ve Meclis Salonu ve Örnek Mahallesi’ndeki Kültür Merkezi.

Bu binaları yapan firmalar hatırı sayılır paralar kazandılar. Belediye bunu iki tanesini kendisi yapsaydı kasasına 100-150 milyon gibi bir para koyardı. Bu parayla da hizmete yönelik çok daha iyi projeler gerçekleştirebilirdi. Örneğin Ataşehir Belediyesinin büyük bir konferans salonu, kültür merkezi, spor tesisi yok, yüzme havuzu ve benzeri tesisleri yok. Kasasında para da yok. Ak partili belediyelerin başarısını görüp örnek alsaydılar bu eksikler tamamlanmış olurdu.

Büyükşehir Belediyesinin Ataşehir’de hiç yatırımı yok. Siz hükümet ve büyükşehir nezdinde girişimlerde bulundunuz mu?

Büyükşehir’e belediyelerin doğru, gerçekleşebilir projelerle gitmesi gerekir. Büyükşehir koordinasyon merkezi gibi çalışıyor. Eksiklikleri elbette var. Önümüzdeki dönemde Büyükşehir çalışmaları ile ilgili yeni projelerimiz olacak. Ataşehir bizimle rahatlayacak, önünü açacağız.

Önümüzdeki süreçte seçime dönük önemli projelerden bahsedebilir misiniz?

Finans merkezine dönük önemli ve büyük projelerimiz var. Gümrük, İETT Garajı ve Sebze ve Meyve Hali’nin yerleri için Ataşehir vizyonuna uygun, finans merkezini de destekleyecek ciddi projeler üzerinde çalışıyoruz. Ulaşım Ataşehir için ciddi bir sorun. Sürekli büyüyen bir ilçede yaşıyoruz. İlave yol ve altgeçitlerle trafiği azaltacak çalışmalarımız olacak. Elbette hükümetimizin ve Büyükşehir Belediyesi’nin desteği şart.

 

2014 Seçimlerine dair nasıl öngörüleriniz var. Sonuç nasıl olur?

Ataşehir’de çok zor, çekişmeli bir seçim dönemi yaşayacağız. 2009 seçimlerini kaybetme nedenlerini iyi biliyoruz. Başbakanımız bir tespitinde “Siz Ataşehir’lilerin gönlünü kazanamadığınızdan kaybettiniz” demişti. Şimdi bunu başaracağız.

Aday belirleme kıstaslarınız nelerdir?

Bu konuda da eksiklerimiz vardı.  Şimdi en başta Ataşehirliyi iyi tanıyan bir aday olsun istiyoruz. Ataşehirliyi tanıyan adayı Ataşehirli de tanır. İkincisi biz muhafazakar tabana sahip bir partiyiz. Adayımızın muhafazakar ve inançlı birisi olmalı. Bu kesimin oyu ve onayı mutlaka alınmalı.

 
Rakibimiz CHP olacak. Şimdi Ataşehir’de CHP’yi çok daha iyi tanıyoruz. Bizim teşkilatımızda CHP’de siyaset yapmış çok sayıda arkadaşımız var. CHP’nin kullandığı çalışmayı yakından takip ediyoruz. Bundan sonrada anında karşılığını ortaya koyacağız. Onlar nerede olursa biz de orada olacağız. Onlar hangi yöntemi kullanırsa, biz de anında o yöntemle vatandaşa gideceğiz. Kısasa kısas.Seçimde kullanacağınız argümanlar neler olacak?

Geçen seçimde iktidar gücüne sahip olmamıza rağmen, verebileceğimiz birçok vaat olmasına rağmen kimseye vaatte bulunmak istemedik. Ama CHP yapamayacaklarını bile vaat etti. Bu seçimde bizim de çok ciddi vaatlerimiz olacak.

Cemevlerine gidiyoruz.

Kapımız herkese, her inanca, her anlayışa açık. Bugünkü barış sürecinin benzerini siyasette de kuracağımız diyaloglarla sürdüreceğiz. Örneğin Alevi vatandaşlarımızın Cemevleri’ni ziyaret ediyoruz. Cem törenlerine katılıyoruz. Cenaze törenlerine katılıyoruz. Alevi kardeşlerimizle diyaloğu önemsiyoruz.

 
Elbette pratikte bazı sorunlar yaşayabiliyoruz. Ancak bu durum cemevlerine gidip Alevi vatandaşlarımızla birlikte olmamıza engel değil.Cemevlerini ibadethane olarak kabul etmeyen iktidarın ilçe başkanısınız. Bu durum sizi sıkıntıya sokmuyor mu?

Mustafa Sarıgül’ün Büyükşehir adaylığı nasıl etkiler?

Sarıgül’ün Büyükşehir adaylığı bizi olumsuz etkileyebilir. Büyükşehir’de yaratacağı hareketlilik Ataşehir’de de biraz etkili olabilir.

Belediye ile ilgili müfettiş soruşturması ve davaları değerlendirip takip ediyor musunuz?

Belediye ve başkan hakkındaki davaları yakından takip ediyoruz. Önümüzdeki seçim sürecinde davalar sonuçlandıkça üzerlerine gideceğiz. İlgezdi’nin işi zor. Önümüzdeki süreçte muhalefetimiz daha da sert olacak. Battal İlgezdi aday olursa işimiz daha kolay olacak. İlgezdi’yi tanıyor biliyoruz. Neler yaptığı ortada. Eksiklerini, yanlışlarını ortaya koyacağız. Her platformda karşısına çıkmaya hazırım. Sizin aracılığınızla da söylüyorum. Televizyonda canlı yayında tartışmaya çağırıyorum kendisini. Çıksın karşıma Ataşehir’i konuşalım.

 

Yerel dernekler seçimlerde rol oynama peşindeler. Siz nasıl yaklaşıyorsunuz?

Evet, yerel dernekler seçime doğru daha da hareketleneceğe benziyor. CHP ve belediye bu argümanı kullanmak için yapay dernekler kuruyor. Dernek yönetimlerine müdahale ediyor. Ancak Ataşehir’de ve her yerde aşağıdan örgütlenen dernekler seçmen üzerinde etkilidir. Biz Ataşehir’deki yöre derneklerini de iyi tanıyor ve biliyoruz. Hangi dernekler seçmen üzerinde etkili olur biliyoruz. Derneklere yaklaşımlarımız ve ilişkilerimiz tüm yöre derneklerine bu çerçevede orantılı olacaktır.

 

Belediye Başkanlığına Adayım”

“Partimizin genel teamülleri ve büyüklerimizin de onayı ile Ataşehir’e belediye başkan adayı olmak isterim. Siyasette hedeflerim uzun soluklu. Genç yaşta bana ilçe başkanlığı gibi yüze bir görev layık görüldü. İnşallah partimi daha iyi görevlerde temsil etmek nasip olur”

SAYIN BAŞBAKANIMIZ TESPİTİNDE HAKLI”

Ataşehir’de çok zor, çekişmeli bir seçim dönemi yaşayacağız. 2009 seçimlerini kaybetme nedenlerini iyi biliyoruz. Başbakanımız bir tespitinde “Siz Ataşehir’lilerin gönlünü kazanamadığınızdan kaybettiniz” demişti. Şimdi bunu başaracağız.

 

M1

M1
Başımdan geçen bir hadiseyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki sizlerin de başına gelmiştir ya da gelmesi an meselesidir.

Aracımın muayenesini yaptırmak üzere muayene istasyonuna gittim. Yaklaşık yarım günümü alan sıra ve işlemlerden sonra görevli yanına çağırarak aracımın ağır kusurlu olduğunu, muayeneden geçemediğini söyledi. Kısa bir şoktan sonra nedenini sordum. Ruhsatta aracın kategorisi bölümünde M1 yerine sadece M yazdığını, bunun düzeltilerek tekrar gelmem gerektiğini belirtti. Bir önceki muayeneden nasıl geçtiğini sorunca aldığım yanıt beni hiç şaşırtmadı:

  • “Arkadaşın gözünden kaçmış…”

Bu gözden kaçırma işlemi ve ağır kusur lafı kategorize edildiğimi gösterdi ki, ağırıma gitmedi değil. Neyse ki, muayene görevlisinin gözünden kaçmadı. Kim bilir daha ne sorunlar yaşardık!

Yaklaşık 3 sene önce bir araç alıyorsunuz, ruhsat işlemlerini yapan memur arkadaş “gözünden kaçırarak” ruhsatınıza bir rakamı eksik yazıyor, bir muayeneden, onlarca trafik kontrolünden geçiyorsunuz ve ikinci muayenede takılıyorsunuz. Trafik şubesine giderek yeniden ruhsat işlemi yaptırmak durumunda kalıyorsunuz.

M yolcu taşımaya yarayan motorlu araçların genel sınıfı. M1 en fazla sekiz kişilik otomobil vb araçları, M2 ise en fazla sekiz kişilik ve 5 tonu geçmeyen araçları gösteriyor. M3 de beş ton ve sekiz kişiden fazla araçları temsil ediyor. Ruhsatta zaten otomobil, kamyonet vs. tanımlamalar yapılıyorken bir de böyle kategorilere ayırmak çok mu gerekli acaba? (Aracıma otobüs muamelesi yapılmadığına, benden de E sınıfı ehliyet istenmediğine şükrediyorum!)

Bu kadar küçük bir ihmal yeniden muayene ile birlikte yaklaşık 2 gününüzü alıyor. Bu kadar basit ve hızlı yürümesi gereken işler günler alıyor. Ruhsat değişimi için de yetmiş lira parayı paşa paşa ödüyorsunuz. Bu işin bize yansıyan faturası. Konuyu danıştığım trafik müşaviri “abi bu ne ki, daha neler var” diyor. Yani bu yapılan yanlışlıkların devlete daha ciddi bir yük getirdiği aşikâr. Sonuçta bu yükten de vatandaşa bir yansıma oluyor. Peki, vatandaşın günahı ne?

Peki, muayene süresinin dolmasına 1-2 gün kala gitmişseniz ve arada bir de hafta sonu tatili olursa ne yapacaksınız? Muayenesiz olarak trafikte dolaşmanın bedelini de ağır bir şekilde ödersiniz. Aracınız bağlanır, güzel bir ceza yersiniz, iş ve zaman kaybı yaşarsınız. Mağdur olduğunuzu kimse anlamak bile istemez. Üstelik bir de “biz görevimizi yapıyoruz” cevabı alırsınız. Peki, görevini yapmayan ya da iyi yapmayanlar ne olacak? İsterseniz dava açın, mağduriyetinizin giderilmesini isteyin. Bakalım kaç sene bekleyeceksiniz?

Evraklar, prosedür, kanun, yönetmelik, genelge, bürokrasi… Bazen insanı öylesine bıktırıyor ki, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. İşlemler bitti, aklımda o şarkı kaldı: “Beni kategorize etme…”

GAZteciler

GAZteciler

Geçtiğimiz 10 Ocak günü Çalışan Gazeteciler Günü idi. Bir hafta sonrasında büyük bir gazeteciyi, Mehmet Ali Birand’ı kaybettik. Sadece işini çok iyi yapmakla kalmadı, yüzlerce önemli isim yetiştirdi. Gazeteciliğin adam gibi yapılabileceğinin sayısız örneğini herkese gösterdi. Saygı ile anıyoruz.

10 Ocak nedeniyle bir yazı kaleme alıp internet sitemizde yayınladık. “Bugün 10 Ocak. Üzgünüz…” başlıklı yazımıza çok sayıda olumlu tepki, beğeni geldi. O yazıda üzgün olmamızın nedenlerini tekrar belirtmeye gerek yok ancak bazı konular var ki, gerçekten bu mesleğe gönül veren bilhassa yerel basın emekçilerini derinden yaralamaktadır.

Basına karşı sansür, baskı, ağır cezalar getiren kanunlar, uygulamalar olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak nedense kanunlar ve kanun yapıcılar önüne gelenin gazete çıkarması konusunda sessiz kalabiliyor. Bu konu defalarca milletvekili ve bakan düzeyinde ciddi bir sorun olarak gündeme getirilmiştir.

Teknolojinin gelişimi basının internet ortamına taşınmasına neden oldu. Yaptığımız haberlerin, araştırmaların sitelerimiz aracılığı ile kamuoyu ile paylaşılması çok güzel. Peki emek hırsızları ne olacak? Habere gidersiniz, görüntüler alırsınız, sorularınızı yöneltirsiniz, ulusal basında bile olmayan, her şeyiyle size ait güzel bir haber yaparsınız. Bir de bakmışsınız ki, habercilikten anlamayan, etik ahlaktan yoksun, adam gibi iki satır yazı yazamayan birileri haberinizi, emeğinizi çalmış, sitesine koymuş! İzin almak, atıfta bulunmak, kaynak göstermek falan hak getire…

Sanki babasının malı.

Ha cebinizdeki parayı çalmış, ha emeğinizi. Ne fark eder.

O kadar çok karşılaşıyoruz ki bu durumla. Siz olsanız ne yaparsınız? İzin bile istenmediği halde nazikçe uyarıp ya kaldırılmasını ya da link verilerek kaynak gösterilmesini talep edersiniz değil mi? Pekala, “yayın ilkelerimiz gereği link vererek kaynak gösteremiyoruz” şeklinde bir cevap alırsanız ne yaparsınız? İlke lafı ederek ilkesizlik yaptığının bile farkında olmayan zihniyetlerle de uğraşmak zorunda kalıyoruz.

Beş kuruşluk itibarı olmayan insancıklar güya gazetecilik yaparak itibar kazanacaklar. Hem reklamını yap, hem toplantılara davet edil, başkanlarla, siyasilerle poz ver, basın bültenlerini aynen yayınla, ona buna yanaş, çıkar sağlamaya çalış, biraz palazlanınca şantaja başla, canının istediğini yaz, istemediğini yazma… Ne güzel iş valla.

İşin kötüsü ne biliyor musunuz? Böylesi adamlara hak etmediği halde yalandan bile olsa itibar edilmesi ve bu adamlarında itibar gördüğünü zannetmesi. İki taraf da birbirlerini kullanmaya çalışıyor. Bu ne samimiyetsizlik!

Ünlü bir basın büyüğümüz, hocamız der ki, “Gazeteci olmak için önce adam olmak gerekir…”

Cenifır geldi, böyle oldu…

Cenifır geldi, böyle oldu…

Ünlü şarkıcı Ataşehir’den ev almış. Hayırlı olsun. “Ev alma komşu al” diyen atalarına inat zenginlerimiz Cenifır’a komşu olmak için sıraya girmiş. Para var, huzur var, tabi alırlar. Sanki şarkıcı kendilerine özel konserler verecek, elleriyle kahve ikram edip altın günlerine katılacak. Hatta ‘sizi ve ülkenizi çok sevdim’ diyerek Türk olup ismini de Cevriye olarak değiştirirmiş…

Bu haber medyamızda binlerce kez yer aldı. Konserinden çok ev alması, onuruna düzenlenen partiler, ayağına özel tekneler serilmesi yazıldıkça yazıldı. Bunu gören sosyetemiz ise zokayı yutarak “Ay şekerim, Cenifır’a komşu oluyoruz, kocam hemen bi daire aldı” diye gerindiler. Devam edin, çok güzel… Vatandaşın da çenesi yorulmaya devam etsin.

Bir türlü dengeleri tutturamıyoruz. Dibimizde dünya savaşının çıkması an meselesi şu konuşulan ve yazılanlara bakın.

Siverek’teki kız çocuğunun fotoğraflarını görmüşsünüzdür. Ayağında terlik, üstünde mont yok, titreyerek okula gidiyor. Hasbelkader medyada çıkınca kimisi iyi niyetle, kimisi reklam amaçlı yardım yapmaya çalışıyor. (TV’lerdeki reklam kampanyalarına katılıp sadece reklamını yapan, para mara vermeyen uyanıkları da gördük çok şükür…)

Behey gafiller, yeni mi görüyorsunuz bu tabloyu? Çok mu utandınız insanlığınızdan? Memlekette binlerce çocuk böyle okumaya çalışıyor. Milyonlarca insan açlık sınırında yaşıyor.

Bu tablolar saygıdeğer medyamız tarafından sanki ülkede sadece birkaç kişi bu sorunları yaşıyormuş gibi aktarılırsa böyle günübirlik kampanyalarla birkaç hayırseve-rin vereceği üç beş kuruşluk yardımlarla konu kapanır. Oysa sorun öylesine büyük ve derindir ki, hiç kimse “vah vah, yazık çocuğa” diyerek işi basitleş-tiremez. Diyenler de ya kördür, ya sağırdır, ya da işine gelmez.

Kız çocuklarının okula gitmesi için devletimizin kampanyalar ve çalışmalar yaptığını biliyoruz. Ama o çocukların hangi koşullarda okumaya çalıştığını da tespit etseler, gerekli desteği verseler fena mı olurdu?

İki gün sonra o kız çocuğu ve onun gibiler yine unutulacak. Sosyal devlette eşitsizlik, adaletsizlik diye bir şey olmaz. Ondan sonra kimse “ben olsam ben de dağa çıkardım” dememeli.

Cenifır’ın konserine gidemeyen binlerce mağdur ne olacak peki? Yazık değil mi bu kadar insana? “Cenifır kalmadı, size Tarkan verelim” mi denilecek? Vallahi ayıp. Medyanın bunu da yazması lazım…

Mutlu seneler…

Ataşehir’de Partilerin Durumu – 2

Ataşehir’de Partilerin Durumu – 2

Geçen sayımızda da belirttiğimiz gibi siyasi partileri değerlendirmeye devem ediyoruz. Öncelikle belirtelim ki, geçen sayıda yazdıklarımız ses getirdi. Bazı partililer tepki gösterirken, CHP İlçe Başkanı Hakkı Altınkaynak olgunlukla eleştirilerimize teşekkürlerini belirtti. Teşkilattan artık etkinliklerle ilgili düzenli mailler gelmeye başladı.

Gelelim Ataşehir Ak Parti’ye…

Uzun bir süredir sessizliklerini koruyorlar. Siyasi çalışmalarda nasıl bir yol izleyeceklerini henüz bilemiyoruz. Birkaç mahallede açılan standlarda üye kampan-yası ve broşür dağıtımı yapılmasından başka bir etkinlik, toplantı yapılmıyor. Acaba enerji seçim döneminde mi açığa çıkacak? Sayın Başbakan’ın Ataşehir’i almak konusundaki istekliliğinin Ataşehir düzeyine henüz inmediğini düşünüyorum.

2009 seçimlerinin neden kaybedildiği konularına girmeye gerek yok. Ancak yirmi bin oyluk farkın bir rehavet yarattığını da kesin olarak söyleyebiliriz. İlçelerdeki mahallelerin kaydırılması konusu ters etki yaptı. Bu seçim öncesinde de senaryolar dolaşıyor ama böyle bir gelişme olur mu, göreceğiz.

Nimetullah Topu nezaket sahibi bir başkan. Bu yönüyle herkesin takdirini kazanıyor. Ancak yönetimde ve teşkilatta dışarıya karşı bir kapalılık sözkonusu. İçeride yaşananlar dışarıya yansıtılmıyor. Dolayısı ile kamuoyu klasik Ak Parti tarzı ile karşılaşıyor.

Basınla iletişim konusunda zaafiyet olduğu açık. Bunun birinci nedeni son seçimlerden bu yana çok fazla sokakta değiller, etkinlik yok denecek kadar az. İkinci nedenin ise Ataşehir’in planlarının Büyükşehir’den geçmemesi olduğunu düşünüyorum. Bu konuda hem ilçe yönetimi, hem de meclis üyeleri ilçede yoğun mağduriyet yaşayan binlerce vatandaş için gerekli adımları atamadılar. Attılarsa da biz bilmiyoruz. Çünkü bizimle bile paylaşılmıyor. Seçimden sonra hiçbir basın toplantısı yapılmadı. Belediye Başkanı’nın planların çıkarılma-sının engellendiği konusundaki sözlerine karşılık ciddi bir açıklama yapılmadı.

Muhalefet, sadece eleştirmekle olmaz. Çözüm önerileri sunulmalı ve kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Aksi takdirde eleştirilen siz olursunuz, söylenenlere cevabınız olmaz.

Sayın Topu ikinci kez seçilmesine rağmen gazetemizin kapısını maalesef hiç çalmadı. Merak ediyorum, seçim öncesinde bir çayımızı içmeye gelecek mi? Basın mensuplarını ziyaret etmek için mutlaka seçim olması mı gerekiyor? Bu kopukluk maalesef tüm partilerin sorunu. Bizleri ziyaret edip etmemeleri çok da önemli değil. Basınla doğru iletişim kuramayan siyasiler kamuoyu ile nasıl kuracaklar, dertlerini nasıl anlatacaklar?

Örneğin vatandaş soruyor: Bu sayınızda neden falanca partiden hiç haber yok? Cevabımız net: Çağrıldığımız yere gideriz. Kimsenin peşinden koşup haber yaratmak gibi bir derdimiz olamaz.

İlçeye ara sıra bakanlar, milletvekilleri geliyorlar. Ancak bunlar basın kuruluşlarına haber verilmiyor. Sonrasında bülten dahi gönderilmiyor. CHP gibi Ak Parti’nin de yazımızdan sonra bu sorunu çözeceğine inanıyorum.

*

Geçen yerel seçimde aday adaylarının adeta rekor sayıda olması, bu seçimde de bu durumun yaşanacağını gösteriyor. Çeşitli isimler geçse de söylentilere göre haber yapmıyoruz. Açıklamak isteyen olursa ilk ağızdan bilgileri kamuoyuna sunarız. Umarım yazdıklarımız Ataşehir’e ve Ataşehir siyasetine fayda sağlar.

Sevgi ve saygılarımla…