Biraz sevgi, biraz hoşgörü

Son bir sene içinde polis kurşunuyla hayatını kaybeden gençlerin, sözüm ona destan yazan insanlıktan nasibini almamış, yüreğinde vicdanında sevgi taşımayan tetiği çeken o katil eller hala büyük bir pişkinlikle mahkemeleri devam ederken yenileri de arkadan gelmeye başladı.

Bir ibadethane içinde taziye ziyaretine giden Uğur Kurt’u vuran polis elbette tesadüfi olarak bu olayı gerçekleştirmiyor. Gezi direnişinden bu yana siyasi iktidarın toplumu kutuplara ayıracak beyanatlarda ve uygulamalarda bulunması, polise “destan yazdılar” deyip adam öldürdükleri için kahramanlaştırılan ve ikramiye ile ödüllendirilen, Uğur Kurt cinayetinde “Polis nasıl sabrediyor” diyen bir başbakan. Televizyonlarda bir başsağlığı dilemeyi bile gurur meselesi yapan bir AKP hükümeti. Tüm bu gelişmelere baktığımızda bu hükümetin yalnız kendi yandaşlarına var olduğunu, toplumu kucaklamaktan uzak bir sevgisizlik sergilediğini yaşanan bu olaylar sonucunda görüyoruz. 17 Aralık ile başlayan süreci kendilerini aklamak adına yapmadıkları kanunsuzluk, çarpmadıkları, sürmedikleri adalet ve emniyet mensubu kalmadı. Şu an oluşturduğu kendi polisi ile halka zulüm etmekte, insanları öldürmekte ve bir faşist dikta ile muhalif olanları sindirmeye çalışılmakta.

Son Soma olayı resmen devlet eliyle işlenmiş bir cinayet olduğu her gün yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmaktadır. Denetime giden yandaş müfettişlerin yaşadıkları lükse karşı işçilerin hayatlarını tehlikeye atacak yanlı rapor hazırlamaları elbette devletin bir ayıbıdır.

Gezi direnişinin 1.yılında adeta OHAL ilan eden hükümet, tepkilerini kitap okuyarak, oturarak dile getirmeye çalışanlara bile tahammül etmediğini herkes gördü. Bu şiddetle barış ortamının yeniden yaratılması artık hayal. Halkına kurşun sıkarak öldüren polislerin yakalanmaması, korunmaları ülke insanını derinden yaralamakta,kutuplaşmayı derinleştirmektedir. Ülkenin tüm insanlarını kucaklamak, onlara sevgisini hissettirmek en yüce görevdir. Birlik ve beraberliğin yeniden oluşması için iktidarın empati kurarak biraz sevgi, biraz hoşgörü göstermesi vatandaş olarak beklentimizdir.

 

 

Size de lazım olabilir..!

Size de lazım olabilir..!

 

Bir seçimi daha geride bıraktık. Seçimler demokrasinin vaz geçilmez unsurlarından biridir. Kazananı ve kaybedeni elbette olacaktır. Yeter ki şeffaf ve eşit şartlarda ve adaletli tarafsız bir şekilde yapılsın. Eğer tek partinin baskısı ve isteği doğrultusunda hareketle kararlar alınıyorsa orada demokrasi kuralları değil parti diktatörlüğünün kuralları geçerli demektir.

Bizde seçimler demokrasiden uzak bir kan davasına dönüştü. Bir taraftan mağduru oynayan aktörler, diğer taraftan ülke gündemini meşgul eden rüşvet, yolsuzluk ve tapelerle vurmaya devam eden aktörler. Hal böyle iken seviyenin düştüğü ve hakaretlerin bol olduğu bir kampanya dönemini geçirdik.

Mağdur edebiyat Türkiye genelinde AK Parti’yi yine iktidar yaptı. Geçmiş seçimlerde olduğu gibi mağduriyeti bir kez daha başarıyla uygulayarak vatandaşların oylarını almasını becerdi. Ne yazık ki muhalefet buna uyanmadı. Hep aynı taktiklerle saldırdı ama nafile.

Seçimler bitti ama şaibeleri bitmedi. Alışık olduğumuz tutanak değiştirmeler, elektrik kesilmesi, seçim kurullarının aldıkları iddia edilen taktiklerle sonuçlara yapılan itirazları redetmeleri, yırtılan, yakılan, çöplere atılan oy pusulaları, kırk ayrı yerde kedilerin aynı anda trafolara girerek elektriklerin kesilmesine neden olması, kısacası adil bir seçim yapıldı demek doğru değil. Çünkü iktidar partisi seçimleri almak için öyle taktikler uyguluyor ki günler geçmesine rağmen net bir sonuç alınamıyor. Muhalefetin itirazları bir bir ret ediliyor, iktidar partisinin itirazları kabul görüyor hatta seçimleri belli bölgelerde iptal ettirmeye kadar YSK’dan destek alıyor. Yasaklar, tehditler günlük yaşamımızın bir parçası oldu. Şaşırmıyoruz. Kanunlara, yargıya saygı diyen iktidar, kendisine dokununca saygı duymadığını ifade etmekten kaçınmıyor. Acaba neye saygı duymalı? yasaklara mı?ötekileştirmeye mi? yoksa kampanyalarda mezhep üzerinde ırkçılık yapan siyasetçilere mi? Ölümler üzerine siyaset yapanlara mı?

Şaibeli bir seçimle iktidarın çoğunluğunu elinde tutanlar vicdanen ne kadar rahat olurlar. Kendilerine ait olmayan oylarla iktidar olma havasını atmak ne kadar sevindirici olabilir. Sağa sola saldırarak, kavgacı bir üslupla meydanlarda bağıranlar, CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na meclisin çatısı altında atılan yumruk ne derecede onları mutlu etmiştir. Göbekleri yağ bağlayanlar hiç sevinmesin. Bir gün aynı olay başınıza gelirse dürüstlüğün, tarafsız adaletin ne denli önemli olduğunu belki anlarsınız..(!) Unutmayın bugün yok ettiğiniz adaleti bir gün arar duruma gelirsiniz. Saygılarımla.

Bu da siyasilere ders olsun!

Bu da siyasilere ders olsun!

İlginç bir seçim ortamı yaşıyoruz. Yerel seçimden ziyade genel seçim ifadelerinin kullanıldığı bir  dönem. O kadar ilginç söylemlere şahit oluyoruz ki yazmak bile içimizden gelmiyor.

Kitlenin yoğun olduğu toplantılarda siyasiler belki de söylediklerinin ya farkında değil ya da karşısındaki kitleyi kendi askeri olarak görüyor. Bu tür söylevler kitleleri kutuplaştırmaya hatta çatışmaya hazır duruma getiriyor.

Çanakkale’de emperyalist ülkelere karşı verilen milli mücadeleyi bu günkü seçim ortamıyla özdeşleştirmek resmen savaş ilanıdır. Sanki karşılarında bir işgal güç varmış gibi kitleleri galeyana getirip savaş ortamına sokmak bir demokrasi anlayışı değildir. Bir bizim cephe birde diğer cephe var diyerek koltuk sahibi olmak için siyaset yapanlar bu vebalin altından kalkamazlar. Seçime günler kaldığı için partilerin ismini vermek istemiyorum.  Tek niyetleri hizmetten ziyade başkanlık koltuğuna oturmak için sarfettikleri bana göre siyasi ahlaka, demokratik bir yarışa uymayan bu tür hareketlerin seçmenler katında çok da önemsenmediğini bilmeleri gerekir.

Koltuk sevdasıyla yola çıkıp karalama, küfür, hakaret içerikli nutuklar atanlar bu halkın vicdanlarında gerekli cevabı alacaklardır. Seçim kampanyasından ziyade bir karalama, bir savaş çığırtkanlığı yapılıyor. Etle kemiği ayırmak için tüm güçleriyle teşkilatları ile gece gündüz demeden bir çalışma temposu içindeler.  Aynı eforu kazandıklarında acaba sarf etme çabası içinde olabilirler mi? Elbette hayır. Her şey kazanana kadar. Biz seçmenlere büyük görev düşüyor. Seviyenin düştüğü, küfürlerin, aşağılamanın sürdüğü bu kampanyalara lütfen alkış tutmayalım ki akla karanın ne olduğunu anlasınlar. Koltuğa oturan onlar olacak. Sonuçta halk olarak mağduriyetleri biz yaşayacağız. Lütfen hangi partiye oy verirseniz verin, komşularınızla düşman olmayın. Olmamızı isteyenlere de bu meydanı vermeyelim. Yarın onlar oturdukları koltuklarda sefasını sürecek bizler mağdurları oynayacağız. Bu hep böyle olmuştur. Ülkeyi kendi şahsi emelleri için kaosa sürükleyenlere, kardeş kavgasını körükleyenlere ders verme zamanı.

Henüz çocukluğunu yaşamadan polis kurşunu ile komaya girip hayatını kaybeden Berkin Elvanın babası ile gece birden elektriklerin kesilmesiyle nereden geldiği belli olmayan kurşunla hayatını kaybeden genç kardeşimiz Burak Can’ın babasının verdiği kardeşlik ve barış mesajlarını önemsiyorum. İki acılı baba acılarını içlerine gömerek insanlık adına, barış ve kardeşlik adına bir duruş sergilediler.

Bu da siyasilere alırlarsa ders olsun.

Seçime doğru

Seçime doğru

30 Mart yerel seçimlere günler kala propaganda ortamı da karşılıklı karalamalarla devam ediyor. Her ne kadar seçimin iki parti arasında geçeceği konuşuluyorsa da MHP, Saadet Partisi, BBP, DSP ve HDP’nin adaylarını da küçümsememek lazım. Kazanma şansları yok sayılsa da oylarını iki partiye kaptırmayacaklarını ve tabanlarına sıkı sıkıya bir markajla sarıldıklarının mesajını her defasında dile getiriyorlar. Sürprizler her zaman seçim sonuçlarının bir cilvesi. Adaylar bu konuda oldukça iyimser, kendilerinden emin bir çalışma temposu içinde çalışmalarını sürdürüyor.

Siyasi atmosferin gittikçe canlandığı bugünlerde, Ankara’daki öksürüğün Ataşehir’de kronik astıma dönüşeceği gerçeği unutulmamalıdır.

Bayrak ve afiş yarışlarının yoğun olduğu bu süreçte, afişlerin, pankartların indirilmesi ve bu konuda gençlerin ileri sürülmesi oldukça tehlikeli bir durum. Karşılıklı zıtlaşmalar daha vahim sonuçlara yol açabilir. Ataşehir’de tüm siyasi partilerin özellikle gençlere telkinde bulunmaları gerekir. Sonuçta bir demokratik yarıştır. Kavgalarla değil fikirlerle, projelerle yarışmak en doğru yoldur. Başta parti başkanlarının, diğer kademelerdeki görevlilerin ve özellikle belediye başkan adaylarının, yandaşlarının propaganda çalışmalarında kullandıkları üsluba dikkat etmeleri gerekir. Kin ve nefret tohumlarını ekerek değil, duruşlarıyla projeleriyle halkın desteğine talip olmaları gerekir.

Artık şiddet, karalama kampanyaları, toplumda pek itibar görmeyen duruşlardır. İlkler yaşandı, dileğimiz devamı gelmesin. Makam ve iktidar hırsı toplumu fazlasıyla germiş durumda. Adaylara bu konuda büyük görev düşmektedir. Çalışmalarınızda sevgiyi, kardeşliği öne çıkararak toplumun gönlünde yer alın. Havada kalan süslü laflarla, karalama politikalarıyla bir avantaj sağlayamazsınız.

Herkes her şeyin farkında, sakın unutmayın. Saygılarımla.

Kaygan Siyaset

Kaygan Siyaset

Kaygan zeminlerde kaymaya başlayınca hangi yöne gitmek istersen, ibre o yöne kayar. Hele zemin fazla yağlı ise kayanlar için daha zevkli bir mücadeleye yol açar.

Genelde seçimden seçime bu kaygan zeminler daha da hareketleniyor. Menfaat veya farklı düşüncelerle yola çıkanlar, umduklarını bulacak zemini yakalayamayınca siyaset sahnesinde dönme dolap gibi dolaşıp dururlar.

Kimileri de sonuçlara saygı göstererek bulunduğu yeri ya terk eder ya da eleştirileriyle teselli bulur. Haklı olarak ön seçimde sıraya girip listede yer bulamayanların isyan etmeleri, sert eleştiriler yöneltmeleri doğal bir hareket. Delegelerin oylarına saygı göstermeyenler ne kadar adil ve demokrat olabilirler. Asıl sorgulanması gereken merkeziyetçi anlayıştır. Bu olayı; sadece sıralamada yer alıp listelerde yer bulamayan adaya yapılan bir haksızlık değil, aynı zamanda oy kullananlara karşı yapılan bir saygısızlık olarak görmek lazım.

Diğer taraftan makam ve menfaat ilişkileri içinde olup listelerde yer alamayanların parti değiştirmeleri, gittiği partide geldiği partiyi yerden yere vuran beyanatların, söylevlerin seviyesini değerlendirmek gerekir. Böyle kaygan zeminlerde kayarak bir oraya bir buraya gidenlerin siyasi ahlakını, siyasi yapısını iyi tahlil edip ona göre tavır sergilemek lazım. Yoksa siyasi yapılanma içinde görmeye alıştığımız bu durumlar devam edecektir.

Ne yazık ki ülkemizde sistemin ve siyasi yapılaşmanın bu tür kaymalara uygun zemin oluşturması, siyasi seviyesizliği, siyasi ahlaksızlığı meşru hale getirmiştir. Siyaset bu demememiz lazım. Bu tip insanları toplum olarak gönlümüzde ve sandıkta yargılayarak ders vermemiz gerekir ki dönmelerin kaymaların ne olduğunu görsünler. Temiz toplum ve temiz siyaseti oluşturmak bizim elimizde. Duygusallığa yer yok. Bizleri çantada keklik olarak gören bu oy avcılarına ders verme zamanı. Herkes elini taşın altına koymalı. Yoksa bu kaygan zeminler siyasi hayatımızda hep var olacaktır.

Saygılarımla.

Teknoloji Gündemi

Teknoloji gündemi belirlemeye devam ediyor

Teknolojiden kaçmak mümkün değil. Yeter ki kullanmasını bil. Piyasada dolaşan ses kayıtları ve evrakların bedeli ilgilileri oldukça zorladığına şahit oluyoruz. Makam koltuk demeden alaşağı ediyor. Ülkenin gündemi karalamalarla dolu.  Hangi vekilin, hangi bürokratın, ne zaman nerede neyi çıkacağı korkusu siyasileri sarsmış durumda. Herkes bir tedirginlik içinde bekliyor.

Dosyalar ve ses kayıtları bir taraftan gündemi oluştururken diğer taraftan rüşvet ve yolsuzluk olaylarını örtbas etmek için 17 Aralık’tan bu yana beş bine yakın görevlinin yerinin değiştirilmesi, yıllar sonra ortaya çıkarılan kişisel dosyaların hepsi ileri demokrasinin bir gereği midir acaba? Sormazlar mı insana. Eğer ellerinizde bu materyaller vardı da neden bu günleri beklediniz.  Komplo teorilerini kurmaya gerek yok. Bu kavga bir dersane kavgasından ibaret değil. Bu bir paylaşım ve rant savaşıdır. Şu gerçeği artık görmemiz gerekir.  Menfaat ve çıkarlar kardeşliği tanımaz. Onun için bu yüzdendir ki dosya ve tape savaşları devam etmekte. Demek ki lokma oldukça büyük. Bir türlü paylaşıldı. Sonrasında sel gibi dalgalanan sürgünler ve görevden alınmalar.

Ayakkabı kutularından çıkan milyon dolarlar, evde bulunan para kasaları, imarsız arsaları imara açarak yandaşlara belli bir bedel karşılığında peşkeş çekme iddiaları hala gizemini korumakta. Ses kayıtları ve dosyalar bu gizemin bekçisi durumunda. İktidar ve muhalefet ülkenin sorunlarını unutmuş her gün yeni bir suçlamayla yarış haline girmişlerdir. Bu seviyesiz siyasi söylemler kan dökmeye kadar ne yazık ki yol açmıştır.

Seçimler yaklaştıkça ağızlardan çıkan zehir zemberek sözler, meydan okumalar gündemdeki yerini korumakta ülke sorunları tali plana bırakılmıştır. Acılar ve sıkıntılar vatandaşın omuzları çökertircesine ağırlaşmıştır.

Artık yeter diyoruz. Her kes kendi işini özgürce yapsın ki akla kara belli olsun. Devlet organları hiç bir siyasi hareketin arka bahçesi olarak çalışmasın.

Bizi iktidar ve muhalefetin kavgaları artık ilgilendirmemeli. Birlik olmanın, sağduyulu davranmanın zamanı. Kardeş kavgalarına taraf olmamalıyız. Bu güç elimizde iken bir avuç siyasetçinin oyununa gelmeyelim. Biz sessiz kaldığımız ve yanlışlara taraf olduğumuz müddetçe ezilen hep biz olacağız.

Ben diyorum ki bırakalım onlar istedikleri ortamda kavga etmeye devam etsinler. Bizler bu ülkede yaşayan bireyler olarak, çocuklarını ısıtacak odun bulamayan annenin intiharını, soğukta ölen çocuğun ailesinin dramını, işsiz kalan gençlerin psikolojisini, hapishanelerde neden tutuldukları hala netleşmeyen insanların mağduriyetini ve onların ailelerinin hasretliğini, çaresizliğini, işten atılan ve direnen işçilerin ekonomik mücadelesini, çalışanların ve emeklilerin yaşam standartlarının  iyileştirilmesini düşünmeliyiz ve mücadelemizi bu alanlarda yoğunlaştırmalıyız. Varsın onlar dosyalarla, tapelerle kendi kirli çamaşırlarını ortaya sermeye devam etsinler. Kimin eli kimin cebinde belli değil.

Yargıya müdahale …

Yargıya müdahale şaibe yaratır!

Şu an sonucu belirsiz bir kaos dönemi yaşıyoruz. Nereye varırsa varsın sonunda faturasını halk ödeyecektir. Kaosun krize dönüşmesi zaten geçim sıkıntısı yaşayan topluma büyük bedeller ödeteceğe benziyor. 

Yolsuzlukla mücadele için yola çıkan, işçiye memura cimri davranarak yoksul bırakan hükümet, bugün yüz milyarlık bir yolsuzluk ve rüşvet skandalıyla karşı karşıya.

Yoksullukla mücadelede bir adım dahi ileriye gidilememiş ve naylon pencereli evlerde oturan ailelerin çocukları soğuktan ölüyor,  üşümesinler diye dağıtılan kalitesiz kömür sayesinde nefes alamaz duruma geldik.

Belki en iyi mücadele yasaklar konusunda verilmiştir. Haber alma özgürlüğü son yasaklarla tamamen taraf basının emrine terk edilmiş, polis merkezlerindeki basın büroları kapatılmış, taraf olmayan gazetelere ambargo konulmuş, eleştiren gazeteciler birer birer işlerinden kibarca kovulmuştur. Kısacası cunta dönemlerinde bile yaşatılmayan bir yasakla karşı karşıyayız. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine acımasız bir şekilde müdahaleler olanca vahşetiyle de devam etmektedir.

Tüm bu olumsuzlukların sebebini dışarda aramak kendi ülkesine yabancı olmak demektir. Ekonomik büyüklüğü yüz milyar doları bulan kara para aklama, rüşvet, ihalelere fesat karıştırmak ve yolsuzluk suçlarında soruşturmaların önünü açmak gerekir. Düğmeye dışarıdan basılsa bile şu an ülke gündemine oturan bu skandalların soruşturmasının önünü açarak akla karanın ortaya çıkarılması sağlanmalı. Olayları soruşturan savcıların ve polis müdürlerinin görevlerinden alınmaları, yeni yönetmenliklerle soruşturmaları ve gözaltına almaları engellemeleri,  ortaya atılan iddiaların doğruluğunu onaylar gibi. İddialarının doğruluğu ancak tarafsız yargının hiçbir baskı altında kalmadan yapacağı soruşturmalar ortaya çıkaracaktır. Her türlü engelleme şaibeler yaratır.  Ucu kime dokunursa dokunsun araştırmalara ve soruşturmalara müdahalesiz bir şekilde devam etmesinin önünü açmak lazım.

Ayakkabı kutularında çıkan milyon dolarların, evde bulunan kasaların ve paraların savunulacak hiçbir yanı kalmadı. Milyonlarca dolar rüşvet veren, değerli hediyeler dağıttığı iddia edilen bir kişi nasıl olur da “hayırsever biri” olarak tarif edilebilir. Tüm bu iddialardan aklanmak için AKP hükümetinin soruşturmalara köstek değil destek olması gerekir. Akla kara o zaman gerçek anlamda ortaya çıkacaktır.

Yolsuzluk ve rüşvet olayların müdahalesiz araştırılması ve sonucun doğru bir şekilde kamuoyu ile paylaşılması dileklerimle.

Yorgun Demokrat

Yorgun Demokrat

Yüreklere hitap eden bir sesi vardı. Sağcısı, solcusu, dindarı, Kürt’ü, Türk’ü, Alevi’si herkes onu dinlerken kendinden bir şeyler buluyordu. Kısacası “öteki’nin” sesiydi.

Sağlığında vatan haini olarak suçlandı. Öldükten sonrada ödüle laik görüldü. Hemde devletin en üst makamı tarafından. Kültür ve Sanat Büyük Ödülünün Ahmet Kaya’ya verilmesi Cumhurbaşkanlığı resmi sitesinde  şöyle duyuruldu. “ Müziği, yorumu ve söylemiyle farklı görüşlerden çok sayıda insanı bir araya getirdiği gerekçesi ile Müzik alanında Merhum Ahmet Kaya’ya” verilmesini uygun görmüşlerdir. Ne acıdır ki,  bir sanatçının vatan sevgisi öldükten sonra anlaşılıyor ve takdir ediliyor.

O sapına kadar yiğit bir halk çocuğu ve vatanını seven bir sanatçıydı. O şarkılarıyla gömüldü kalplere.

On dört yıl önce Magazin Gazetecileri Derneğinin yılın en iyi sanatçısı ödülünü alırken yaptığı bir konuşma nedeniyle kendisine yönelik bir linç kampanyası başlatarak aramızdan ayrılmasına neden olanlar, ölümünden sonra günah çıkarma yarışına girdiler. Özür dilemeler  yetmedi, nerede olduklarını bile ispatlamak için bir yarış içine girdiler. Ne kadar utanç verici bir durum. Sahneye fırlayıp mikrofonu kapıp linç girişimi için yarışanlar,  kahramanlık naraları atanlar,  ne oldu da  küçüldünüz. Şunu unutmayınız ki linç girişiminde bulunduğunuz ve hakkında hapis istemiyle dava açılmasına sebep olduğunuz Ahmet Kaya bu gün zirvedeki yerini koruyan, ölümsüzleşen bir sanatçı. Onun ölümü bile sizleri tedirgin etmeye yetti, arttı bile.

Gurbette vatan özlemiyle öldüğünde ise hayatının baharındaydı. Bir söyleşide şunu söylemişti. ” Ben ölürsem istediğim tek şey var; ardımdan bu ülkeyi sevmedi demesinler. Ben Bu ülkeyi çok sevdim. Sürgün değil savaşçı olduğum için buradayım. Ve şimdi söylüyorum. Yazda olsa, kışta olsa farketmez ben geceleri çok üşüyorum. Sorun kalorifer sorunu değil, sorun yorgansız oluşum sorunuda değil. Beni üşüten tek bir şey var. Ben vatansızlıktan üşüyorum”

Sen rahat uyu yorgun demokrat. Sana çatal, kaşık fırlatanlar, seni vatan haini ilan edip linç kampanyasını başlatanlar, senin yokluğunda bile kaloriferli lüks malikanelerinde yorgana sarıldıkları halde üşüyorlar.

Gönüllerin adayı olun

Gönüllerin adayı olun

Seçime adım adım yaklaşırken partilerden belediye başkanlığı için başvuran aday adaylarının sayısı yavaş yavaş netleşmeye başladı. Şu ana kadar başvurularda AK Parti on dört aday adayı ile en fazla başvuru alan parti. Yaklaşık beş yıldır Ataşehir ilçe başkanlığını yürüten Nimetullah Topu başvuranlar arasında. CHP’de ise belediye başkanı Battal İlgezdi ile beraber başvuran aday adayı sayısı altı. Her iki partiden başvuru yapan meclis üyeliği aday adayı sayısı yüze yakın.

Başvuruda bulunan aday adayların arasından biri seçilecek, seçilemeyenler başka alanlarda değerlendirilecek.  Başvuruda bulunan aday adayların,  adaylık süreci içinde sergiledikleri duruşlarını, söylemlerini unutmamaları gerekir. Aday adayları kendilerini ifade edebilmek ve kendilerini bire bir tanıtmak için çeşitli etkinlikler ve toplantılar düzenliyor. Bu toplantılarda projelerini tam olarak paylaşmasalar da, yapabildiklerinin en iyisini dile getirerek ilerisi için bir umut ışığı saçıyorlar.

Şunu unutmamak gerekir. Her öne sürülen güzelliğin seçilinceye kadar değil, seçildikten sonrasında da devam etmesi önemlidir. Şu an söylediklerini, basın bültenlerine yazdıklarını unutmamalarını tavsiye ederim.  Ülkemizin siyasi geçmişinde şu ana kadar söylenenlerle yapılanlar hiçbir zaman birbirini tutmamıştır. Bazı söylemler yerine getirilmiş olsa bile öne çıkmamıştır. Söylenen her güzel sözün seçilene kadar değil, seçildikten sonrasında da devam etmesi dürüstlüktür. Süreç içinde sıkıntı yaşamamak için birlikte çalışılacak takım arkadaşlarının seçimini iyi yapmak lazım.

Yani kısacası bir aday adayının dediği gibi “protokol başkanı olarak değil, gönüllerin, halkın adayı” olarak gelin. Tüm adaylara başarılar dilerim.

Tuzluçayır Projesi

Tuzluçayır Projesi

 

 

Ankara Tuzluçayır’da temeli atılan Cami ve Cemevi iç içe projesi durup durduğu yerde ortaya çıkmadı.. Emperyalist güçlerin isteği ve iki hoca efendinin işbirliği sonucunda başlanan bu proje, birleştirmekten ziyade kafaları karıştırarak, Alevi ve Sünni toplumu fertlerini, birleştir yönet politikaları ile yan yana getirip, Alevi toplumunun gerici faşist düzene ve Emperyalizme karşı olan tepkilerini azaltarak zaman içinde yok etme planlarından biridir.

 

Hepimiz biliyoruz ki Büyük Ortadoğu Projesinin İslami ayağını Fethullah Gülen oluşturuyor. Bu projenin baş mimarı da ABD olduğuna göre, Tuzluçayır ile başlayan projelerin , ABD’ye karşı sürekli aktif rol oynayan bir muhalefeti yani Alevileri zamanla pasifize ederek İslamın içinde, biat kültürü ile yoğrulmuş bir kalıp içine çekmektir. Bunun Alevi ayağını bir başka hoca İzzettin Doğan, Siyasi ayağını ise AK Parti oluşturuyor. Alevi Sünni ayırımın ortadan kalkması gerektiği yönünde çalışmalar yürüten demokrat ve sol kesime karşı başlatılan bir harekettir bu. Çünkü bu projeden nemalanan vakıflar, eğitim kurumları, ve aracılar zarar görür. Bu projenin uygulama biçimi ve zamanı anlamlı. Başta ABD’nin BOP projesi kapsamında Ortadoğu’da kendisine karşı oluşacak muhalefeti yok etmek, diğer taraftan kendilerine bağlı kurumların nüfuzunu güçlendirmek. Kısacası bu tür projeler her iki hocanın menfaatlerine hizmet eden, bölgede de ABD’nin önünü açan uygulamalardır. Emperyalist düşüncelere karşı olan, savaştan yana olmayan, insan sevgisini herşeyin üstünde gören anlayışa sahip herkesin bu tür oyunlara gelmemesi gerekir.

Geçmişte ABD’yi kötüleyen, bugün ise ona sığınan ve öven, nihai hedefe ulaşana kadar her yol ve yöntem mübahtır. Bunun içine yalan söylemek ve aldatmakta girer diyen Fethullah Gülen’e”, “Fethullah Hoca saydığım bir insan. Onu İslamla ilgilenen bir düşünür, bir Filozof olarak görüyorum. Nazım’a yapılan, Fethullah Hoca’ya yapılmasın diyen İzzettin Doğan Hoca’ya” ne derecede güvenilir.

Alevi toplumunun varlığını ve inançlarına tahammülü olmayan bir siyasi yapının baş aktörü ile kurulan bu işbirliği, akıllara acaba aralarında bir çıkar ilişkisi söz konusu mu? Sorusunu getiriyor.

Bu projenin karşılıklı çıkar ilişkileri üzerine kurulduğunu belki yıllar sonra öğreneceğiz. Saygılarımla.

Ağlamak Merhametin Ölçüsü Değildir

Ağlamak Merhametin Ölçüsü Değildir

Ağlamak; İçteki sıkıntıları dışa atmaktır. Bazen sitem, bazen de anlaşılmamaktır. Bazen pişmanlığın ifadesi, bazen acının inci inci dışa vurumudur.

Rol icabı ağlayanlar olduğu gibi, karşısındakini etkilemek için politik anlamda ağlayanlar var. Var da var. Herkes açlığı, sefaleti unutmuş, gündemi değiştirmek anlamına başbakanın ağlaması üzerine politikalar üretiliyor.  Kardeşim ağlamışsa ağlamıştır. Kendisinin sorunu.  Mesele başbakanın ağlama olayı değil. Kurmaylarının olayı nasıl kamuoyuna yansıttıkları şeklidir.

Sayın Hüseyin Çelik gerçekten konuştuğu zaman ağzından bal akıyor(!) Tam bir devlet adamı gibi duruş sergiliyor (!) Daha doğrusu kendisine yakışanı yapıyor. Bakar mısınız “ağlamayan sığırdır” demiş. Böyle bal gibi lafı kim söyleyebiliyor. AKP için de duygusal davranışlar her zaman alışık olduğumuz bir durum. Bir iktidarın böyle bir duygu sömürüsüne ihtiyaç duyması ne kadar acı.

Arap Baharı adı altında demokrasi getirdikleri ülkelere bakın. Irak bombalarla yatıp, bombalarla kalkıyor. Suriye’de savaş bataklığına batmak için olanca gücümüzle emperyalist güçlerden bir adım önde gidiyoruz. Mısır örneği ortada. Hiç kimse buradan kendine pay çıkarmasın. Zaten ters konuşana Amerika dersini veriyor. Ucuz kahramanlık yapmanın bir anlamı yok.  Mısır’daki olaylar için gözyaşı dökenlere şunu sormak gerekir. Bizler de Başbakanın ağladığı olaya ağladık. Ama sizin görmemezlikten gelerek hiç hatırlamak istemediğiniz olaylar için de bu halk üzüldü ve ağladı. Ya sizler ne yaptınız. İşte birkaç örnek:

-Sivas’ta yakılanlar için insanlar gözyaşı dökerken sizler katilleri affettiniz.

-Uludere’de cenazeler ağıtlarla gömülürken, siz suçluları kamufle ettiniz.

-Reyhanlı’da onlarca vatandaş bombalarla öldürülürken, siz sünni kardeşlerim deyip mezhep ayırımcılığı yaptınız.

-Gezi Direnişinde ve Lice’de kurşun sıkılarak, sopalarla dövülerek öldürülen körpecik bedenler için analar gözyaşlarına boğulurken, sizler vuranları kahraman ilan ederek ödüllendirdiniz.

-El Kaide ve El Nusra terör örgütlerinin insanların ellerini ve gözlerini bağlayarak üzerlerine benzin dökerek canlı canlı yakmalarını, yine aynı örgütlerin Tır şoförleri Alevi’dir diye kameralar önünde kurşuna dizmelerini tüm dünya ibretle izleyip lanetlerken sizler onlara lojistik destek vermeye devam ediyorsunuz. Eğer merhamet anlayışınız bu ise, merhametsiz olmayı tercih ederim.

Merhametiniz birazda vatandaşlarınız için olsun.  Sayın iktidar yetkililerinin, bu yaşanan olaylarla ilgili ağlamayanlar için nasıl bir sınıflandırma yapacaklarını merakla bekliyoruz.

Saygılarımla…

Vicdan sahibi olmak

Vicdan sahibi olmak 

Makam hesabını yapanlar, bulunduğu yeri kaybetmeme uğruna dürüst davranmayanlar vicdanın sesini duyamazlar.

“Vicdan kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen bir özeleştiri ve özdenetim mekanizmasıdır. Hiç bulunmadığı durumlarda ne kadar çok kan döküldüğünü göz önüne alırsak gerekli bir şey olduğunu görürüz.”diye vicdanın tarifini yapanların yerinde tespit yaptıklarını görüyoruz.

Bir ülkede hem iktidar sahiplerinin hem de onlara hizmet edenlerin gelişen olaylar karşısında vicdanları kurumamış olsaydı, ortada gencecik insanların cenazeleri dururken, onlarcası gözlerini kaybederken, binlercesi yaralı durumdayken, binlercesi sorgusuz sualsiz içerde yatarken ve çeşitli işkencelere maruz bırakılırken, yandaş gazete manşetlerinde ve televizyon ekranlarında maddi hasarları sıralayıp durmazlardı. Bu olaylar bir kez daha gösterdi ki, makam hesabını yapanlar, çıkarları uğruna zalimleşenler, emniyet güçlerini kendi yaşamsal alanlarını güçlendirmek için acımasızca saldırtanlar, öldürmek için hedef alarak saldıranlar, insan sevgisinden yoksun, şiddetten beslenmeyi yaşam tarzı haline getirdiklerini görüyoruz.

Bu ülkede mobese kameraları bile şaibeli. Ali İsmail’i dövenlerin kamera kayıtlarını silenler, Ethem’i vuran polisi serbest bırakanlar, elinde pala ile saldıran sapığın elini kolunu sallayarak yurt dışına çıkmasını sağlayanlar, binlerce kasıtlı yaralamaya neden olan polisin numarasız kasklarıyla şiddete devam etmesine göz yumanlar acaba nasıl bir vicdan muhasebesi içindeler?

Suriye ve Mısır için feryat edenler, kendi vatandaşların ölümlerine ve sakat kalmalarına ne yazık ki Fransız kalmışlar. Yeniden bir “Emevi Saltanatı” kurma hesaplarını yapanlardan empati kurmaları beklenemez. Bu gerçeklere rağmen, özellikle AKP ve AKP iktidarından beslenen kesimlerin vicdanlarını yeniden harekete geçiremeyecekleri kesin!

Sanırım Alman Filozof Nietzsche’nin şu sözleri yeterince bir cevaptır onlara.

‘Vicdanlı ve dürüst olmak; “Hesaplı” olmaktan iyidir. “Hesap” insanı makam sahibi yapar da, “VİCDAN” ; daha önemli bir işe yarar: İnsanı insan yapar…’

Ramazan Bayramınızı en içten dileklerimle kutlar, sağlık ve mutluluk dolu bir yaşam, barış ve kardeşliğin hakim olduğu bir dünya dilerim.

Saygılarımla…

Yeter, Yeter, Yeter!..

Yeter, Yeter, Yeter!..

Bu isyan işe giden bir vatandaşın canının yanması sonucudur. Polisin orantısız güç kullanması sırasında işe giderken gazla tanışması sonunda “Yeter, yeter, yeter artık! Çoluk çocuğumun rızkı için, ekmeği için çalışmaya gidiyorum” diyerek tepkisini dile getirmişti. Duyan kim. Polis artık halkın huzuru için değil, huzurunu kaçırmak için çaba sarf eden bir güç. Halkın polisi, görüşü, duruşu ne olursa olsun, halkını kollayan, ona destek olandır. Bizdeki polis profili, halkını gaza boğan, kafalarına kurşun sıkan, kısacası öldürmek için gözünü kırpmadan orantısız güç kullanan, küfür eden, kaba davranan, güçlünün yanında yer alan bir meslek.

Onun için diyorum ki, bu polis halkın polisi olamaz. Taksim Gezi Parkı’nı kana bulayan bir güç, halkın gücü olamaz. Taksim Gezi Parkı’nı görmeyen başbakan da bizim başbakanımız olamaz. Vali, Emniyet Müdürü, İçişleri Bakanı da bizim idarecilerimiz olamaz. Onların görevi, vatandaşın huzur ve güvenliğini sağlamak. Yüzbinleri görmemezlikten gelerek hepsine marjinal grup diyerek Toma’larla, gaz bombalarıyla ortalığı savaş alanına çevirmek için emir verenler, ülkesini, vatandaşını sevmeyen, birilerini mutlu etmek için çaba sarf eden insafsız ve merhametsiz kişilerdir. Bu tür insanlar makamlarını kaybetmemek için her türlü şiddeti uygulamaktan kaçınmazlar. Ülkeyi kutuplara bölmek, insanları biribirilerine düşman kılmak hangi insan sever ve vatanseverin işidir. Anlamakta zorluk çekiyoruz.

Bir taraftan 76 milyondan bahsedeceksin, diğer taraftan yüzde 50 diye ikiye ayıracaksın. Bu nasıl bir anlayış? 4 ölü binlerce yaralı ve tutuklu. Nasıl mutlu olursunuz? Bunlar kim? Bunlar sizin dilinizin dönmediği ve hiçbir zaman kabul etmediğiniz bu ülkenin gerçek sahipleridir. Ülkesine vatanına sahip çıkanlardır. “Yol ver gidelim, Taksimi ezelim” diyen yandaş gruba cevaben; “Yol ver gelsinler, Gezi’de insanlığı görsünler” deyip onlara kardeş elini uzatanlardır. Bunların neresi marjinal, bunların neresi çapulcu.

İktidar kendisine yönelik tepkileri anlamaya çalışıp, çözüm üreteceğine, söylevleri ve yaptıkları karşı mitinglerle kin ve nefreti de körükleyerek tehdidi ve şiddeti öne çıkartarak, yeni sorunlar yaratıyor. İnsanları aşağılayarak, tehdit ederek, şiddete başvurarak çözüm aranmaz. Dayanışma eylemine katılanları terörist ilan ederek ölüm derecesinde saldırmak, yaralılara gönüllü yardım eden doktorları tutuklamak, kapılarını yaralılara açan işletmeleri gazlamak savaş koşullarında dahi görülmeyecek bir şiddetle yapılan bu saldırılar kimin yüreğine su serpmiştir. Ülke bir kardeş kavgasına doğru sürüklenmektedir. Aklıselim, sağduyulu tüm vatandaşların buna karşı çıkması, Şiddet ve tehditten nemalanmak isteyenlerin çabalarını boşa çıkaracaktır. Duran adamlara bile tahammülü olmayan bir idare şekli ile karşı karşıyayız. Dilerim faili meçhuller olmaz.

Saygılarımla…

Yiyin Efendiler Yiyin!

Yiyin Efendiler Yiyin!

Biz emekliler bu kadar rahat yaşarken, yazın yazlığa, kışın kışlığa güle oynaya giderken siz sayın vekillerimizin sıkıntı içinde yaşamanıza gönlümüz razı olmaz.

İşçilere istediklerini verip, sendikalara grevi unutturan siz sayın meclisimizin harcamalarını kısmak bizleri yürekten rahatsız ediyor.

Okullarda çocuklarımız rahat okusun diye kayda değer bütçeler ayırıp bizleri rahatlatan siz vekillerimiz sıkıntı içinde çocuklarınız okursa vicdanımız sızlar.

Her gün işe giderken, trafik sorunu yaşamayan vatandaşlar olarak, siz trafikte sıkışırsanız biz huzurlu olamayız sayın vekillerimiz.

Sizlere rahat bir nefes aldırmamız için daha ne yapmamız gerekiyorsa lütfen söyleyin de içimizde uhde olarak kalmasın.

Her gün birbirini çok seviyor havasını, televizyonlardaki beyanlarınız ile bizleri sevindirdiğiniz için sizlere canımızı bile siper etsek azdır.

Çünkü sizler bizleri çok seviyorsunuz. Verdiğiniz değerlerle, arttırdığınız maaşlarımızla bizler rahat ve huzur içinde yaşarken, sizlerin sıkıntı çekmeniz bizleri derinden rahatsız eder! Tüm yasakları kaldırıp, emekçilere gaz ve su sıkanları cezalandırdığınız için demokrasi kahramanları olarak her şeyin fazlasını hak ediyorsunuz.

Gerçekten hak ettiğinize inanıyorsunuz ki bir parti hala geri adım atmıyor. Bizler AK Parti hükümetinin cimriliğini, bakış açısını biliyor ve fazla bir şey de beklemiyoruz. Ama siz Sosyal demokratlar, Sosyalistler ne oldu da menfaat için hemen oyuna geldiniz.

Sonrasında tepkiler gelince “efendim imzalarımızı geri çekiyoruz. Biz yanlış anladık. AK Parti’nin oyununa az kalsın alet oluyorduk” diye feryat etmenize gerek yok. Bir kıyak yapalım dediniz tutmadı ama sonuç bu şekilde olmazsa da AKP bir ara formül bulur. Asgari ücreti bile çok gören bu zihniyeten farklı bir beklentimiz yok. Sizler bizim vekillerimizsiniz ama kimler için efor sarfettiğinizi anlamış değiliz.

Şair Tevfik Fikret’n dediği gibi;

Yiyin efendiler yiyin,

Bu han-ı iştiha sizin

Doyunca, tıksırınca,

Çatlayıncaya kadar yiyin…

Makamlar Geçicidir

Makamlar Geçicidir 

İnsanoğlu tarih boyunca daha iyi şartlarda yaşamlarını sürdürebilmeleri için mücadele ederek karşılığında belli bedeller ödemişler. Bu mücadele bazen doğa güçlerine karşı, bazen birbirleri ile uğraşarak günümüze kadar değişik şekillerle gelmiştir. En garibi de insanoğlunun kendisini yok edecek hiçbir buluştan kaçınmamasıdır. Günümüzde de çıkar savaşları olanca hızıyla devam ediyor. Bu savaşlar bazen emek sermaye çelişkisi olarak gündemde yerini alıyor, bazen de siyasilerde olduğu gibi birbirlerine üstünlük sağlama adına koltuk savaşı. Bu savaş bazen ayni görüşü paylaşanlar arasında da açık bir şekilde kendisini göstermektedir. Bir nevi çıkar kavgası. Ülkemizde sağ partilerde genelde biat kültürü hakim olduğu için, sesini yükseltenlerin kellesini hemen alırlar ve muhalefet yaratılmadan sustururlar.

Sosyal Demokratlarda yaklaşım daha farklıdır. Çok seslilik var. Burada da alan hâkimiyetine sahip olan kişi veya guruplar, hem kendileri için hem de etraflarındaki bazı yağcı ve yalakalar için bir kazanım yaratma çabaları içindeler. Halkı nazari dikkate alan yok. Sadece nutuklarında halkın yanında olduklarını, halkın menfaatları için çalıştıklarını dile getirirler. Sıradan bir vatandaş bir lidere veya bir kurumun başkanına derdini anlatmak için yanaşırsa vay haline. Bu bazı yağcı ve yalaka dediğimiz kişiler tarafından hemen susturularak, “sen kim oluyorsun da böyle seslenirsin” diye hakarete maruz kaldığı gibi, susturmayı da zor kullanarak ihmal etmezler. Çünkü bu kişilere yanaşmak bir yerde onların kazandıkları mevzilerin zayıflanması demektir. Yoksa çok sevdiklerinden değil.

Bu gibi tipler her döneme ayak uydurarak geleceklerini ona göre tayin ederler. Mevki sahipleri kendilerine emir kulluğunu yapacak kişileri dışlamazlar. Toplum nazarında fazla deşifre olmadıkları sürece sahip oldukları mevzilerini korurlar.

Dikkat ederseniz karelerde hep aynı kişiler görüntü verir. Onlarda kazandıkları bu mevzileri başkasına kaptırmamak için bir kavga içerisindeler. Koltuk sevdalısı olanlar bu ayrıntılara pek dikkat etmezler. Gidebildiği yere kadar sürdürmeyi kendi menfaatleri için görmezden gelirler. Ancak ortalıkta bir velvele koparsa suçlu hazır, hemen gereği yapılır. Bir göz boyama misali.

Ancak unuttukları tek şey onlara yansıyacak olumsuzluklardır. Savaşı kazanmak kadar kaybetmekte var. Yapılanları denetlemezseniz, halktan gelen tepkileri göz ardı ederseniz, yetkili kıldığınız bazı kişilerin yarattığı olumsuz ortamın faturası size kesilir.

Her makamdaki kişinin, özellikle birinci derecede sorumlu olanların buna dikkat etmesi gerekir. Halkla iç içe olmak kadar güzel bir ortam yok.

Makamlar geçicidir.

Neler Unutulmadı ki…

Neler Unutulmadı ki…

Geriye dönüp baktığımızda demokrasiden dem vuranların, ‘demokrasi sekteye uğradı yeniden inşa ediyoruz’ diyenlerin ne kadar başarılı olduklarını bıraktıkları karanlık miraslarından anlıyoruz.

Askeri darbeler hep birer kara mizah olarak tarihe geçmiştir. Solu bitirip demokrasiyi yeniden inşa edeceklerini sananlar, okumayan, ürkek, kendini savunmaktan korkan bir toplum profilini oluşturdular. Onlarca asılan, onlarcası işkencede ve faili meçhul olarak yok edilen bir acı tablo bıraktılar bizlere. Adına da demokrasiyi ve insan haklarını yeniden inşa ediyoruz dediler. Ve yaptıkları yanlarına kar kaldı. Cezalandırmak için oy alanlar bir kez daha insanları kendi amellerine alet ettiler.

Sivil iktidarlar ise her zaman olduğu gibi kendi yandaşlarını bir adım önde tutarak, sözde demokrasi adına eşitlikten dem vuruyorlardı. Faili meçhul cinayetler, kitlesel katliamlar da sivil iktidarların başarısız karne notu olarak tarihe geçti. Dün ne idiyse bugün de aynı senaryolar farklı figüranlarla devam ediyor. Sivas olayı zaman aşımından düştü. Uludere katliamı faili meçhul bir olay olarak arşivlerde yerini aldı. Peki, kimler için ileri demokrasi. Vuran uçaklar bizim. Onları uçuran pilotlar bizim, vur emrini de verenler aynı zincirin halkası. Peki, neden faili meçhul olarak kalıyor. O insanlara karşı insanı görevlerimizi yerine getirmemekten ne kadar aciz durumdayız. İşte faili beli olan bir olayı faili meçhul olarak görmek, olsa olsa sözüm onlara ileri demokrasi dedikleri şeydir. Herhalde uzaydan gelip bombalamadılar bu insanları. Nasıl bir vicdan, nasıl bir anlayıştır bu.

Yarınımızın ne olacağını şimdiden kestirmek artık çok zor. Devam eden Barış sürecini belli amaçlar için inşallah kullanmazlar. İsrail’e özür dilettirenler karşılığında belli görevler üstlenmemizi kesinlikle isteyeceklerdir. Obama’nın İsrail ziyareti pek hayra alamet değil. Çünkü ABD artık Ortadoğu’da son kaleleri de düşürmek için kolları sıvadı bile. İşte İsrail’in yıllar sonra Obama’nın baskısı ile gelen özrü. Suriye ve İran için kimleri nerde, ne zaman, ne şekilde kullanacaklarını önümüzdeki süreçte göreceğiz.

Hiç kimse olanlardan kendine pay çıkarmasın. Çünkü büyük yönetici ABD’dir. Mavi Marmara katliamını da unutturdular.

Özrü kabul edenlere hayırlı olsun.

Süreç İyi Değerlendirilmeli

Süreç İyi Değerlendirilmeli

Görünen o ki iki parti arasında karşılıklı menfaatlere dayalı bir yaklaşım var.  Kim kazançlı çıkar, bunu zaman gösterecek. AK Partinin bir verip beş alması gibi bir tablo çizeceği kesin gibi gözüküyor. Burada AKP ve BDP için önemli olan iki partinin istekleri. Toplumun diğer kesimleri AK Parti için pek önem arz etmemektedir. Sayın Başbakan’ın “Uzlaşma olmazsa, Mart’ın sonuna kadar Anayasa bitecek” direktifi bunu alenen göstermektedir. Önemli olan BDP’nin takınacağı tavırdır. Bir taraftan barışı sağlamak için çapa harcarken, diğer taraftan yeni mağdurlar yaratmamak gerekir. Başta doğu ve güneydoğu olmak üzere tüm ülkeyi kapsayacak bir barış ortamının yaratılması noktasında BDP şu an kilit bir parti görünümünde. Bunu toplumsal barış için iyi kullanmalı. Ülkenin buna ihtiyacı var. Karşılıklı menfaatler elbette olacak ama toplumun bir kesimini dışlayacak hareketlerden uzak durmak lazım. Var olan muhalefeti dışlayarak iki parti arasında sağlanacak mutabakatın toplumsal barışa katkı sunacağını sanmıyorum. Barışın bedeli beli haklardan feragat olmamalıdır.

Halkların Demokratik Kongresi üyeleri ile BDP Milletvekillerinin Karadeniz Bölgesi’nden başlayıp tüm Türkiye’yi kapsayacak barış gezilerine, sorunların çözümünde samimi olan herkesin ve de herkesimin destek vermesi lazım. Toplumsal barış, toplumsal mutabakatla olur.

BDP Milletvekili S.Süreyya Önder; “Biz Karadeniz halkının yanına, yanımıza koruma bile almadan, sadece kalbimizi elimize alarak gidiyoruz” demesi süreci ne kadar önemsediklerinin bir göstergesidir. Sinop’ta yaşananlar ise bir MADIMAK provası niteliğindeydi. Her nedense yetkililer yerlerinde olmuyor ve süreci dokuz saat bir zaman dilimi içinde seyrederek izlemeyi kendilerine, Madımak’ta olduğu gibi görev saymışlardır. Birilerinin bunu istemediği açıkça görülüyor.

Her ne kadar bazı fanatik gurupların saldırısı olsa da tüm siyasilerin, STK’ların ve halkın, açılım sürecinde  kalplerini eline alarak ziyaretlerini sürdürecek olan  bu barış öncülerine duyarlı davranarak katkı sunmaları,  özlenen barış ortamının en kısa sürede oluşturulmasına katkı sağlar. Açılım sürecini iyi değerlendirmek gerekir.
Saygılarımla…

Hizmetin Reklamı Olmaz!

Hizmetin Reklamı Olmaz!

Makam ve koltuk sevdalısı olanların sergilediği hizmet anlayışı ve tavırları ile sadece hizmet için makama talip olanların anlayışları arasında göreceli farklılık göze çarpar.

Çevremize baktığımızda genelde koltuk heveslisi adaylar duruşları ile kendilerini gösterirler. Meslek aşkını ve çalışma azimlerini o koltuğa oturduktan sonra görebiliyoruz. Sayı itibariyle azınlıkta da olsa, kimi gerçekten oturduğu koltuğun, yani işgal ettiği makamın hakkını fazlasıyla veriyor. Kimisi de işgal ettiği koltuğun havasına girerek tamamıyla ranta dönük bir illegalite içinde kaybolup gidiyor. Ulaşamazsınız. Havasından yanında bile geçemezsiniz. Böyleleri halk içinde nedense daha çok rağbet görüyor.

İşini zevkle ve halka hizmet anlayışı çerçevesinde yürütenlere saygımız sonsuz. Lafımız gösteriş ve makam meraklısı olanlaradır. Makam hevesiyle koltuğa oturan bir bürokratı düşünün. Ona ulaşmak oldukça zor. Çünkü kendisine göre işleri çok, makamına uğramak için bile zamanı yok denecek kadar azdır. Bir siyasetçi düşünün, seçilene kadar çok mütevazi bir kişilik sergiler. Vaatleri sıralamaktan dilinde tüy biter. Ne zamana kadar? Seçildiği an her şey birden değişir. O söylemlerden bir eser kalmıyor. Çünkü farklı işler peşindedirler. Zamanları yoktur. O toplantıdan diğerine, o yemekten bir başka yemeğe derken gün bitiyor. Vatandaşa ayıracak zaman kalmıyor. Onlar seçildikleri için her zaman haklıdırlar. Çünkü yemeği bile halkı için yiyorlar. Onlardan ziyade yanlarına takılan yardak-çıları aşmak zor. Yağcılığı meslek edinmiş kişiler için bulunmaz ekmek kapısı. Her nedense atananlar veya seçilenler etrafında hep bu yapıdaki kişilikleri isterler.

İlginç olan diğer bir konu ise sokak ve caddelere halk adına asılan pankartlar. Şu hizmetten dolayı sayın falancaya teşekkür ederiz. Bize bu hizmeti getiren veya şu işimizi halleden falanca kişiye de bilmem kimler adına teşekkür ederim. Nedir bu arkadaş. Eğer bu insanlar hizmet adına yola çıkmışlarsa bunu yapmak zorundalar. Sonuçta hizmet karşılığı yapılan harcamalar milletin cebinden çıkıyor. Bunları böyle şımartarak gündeme oturtursanız, daha çok çekeceğimiz var demektir. Yapılan hizmetleri fazla abartmadan dile getirelim ama yapamadıklarını da lütfen üstüne basa basa söyleyelim. Fazla reklama gerek yok.

Dört yıl içinde öncelikli yapılaması gereken bir hizmet, dört yıl sonra eksik bir şekilde lütfen yapılıyorsa, teşekkürü hak eden bir hizmet olmaktan çıkmış demektir. Sizin onlara değil, onların sizlere ihtiyacı var. Seçilmek için yarın yine kapınızı çalacaklar. Makamların kazandırdığı saygınlık, makamla birlikte biter. Bunu unutmamak gerekir. Gönül ister ki, makamla kazanılan saygınlık hizmetle birlikte sonsuzlaşsın. Sanırım yapımıza biraz lüks gelir böyle güzellikler.

Saygılarımla…