YEREL SEÇİMLER VE CHP’NİN İNTİHARI

YEREL SEÇİMLER VE CHP’NİN İNTİHARI  

2010 yılında merkez sol siyasete yapılan kaset operasyonunda, 1980’lerin SSCB politbürosu gibi toplumun ilerlemesini engelleyen CHP oligarkları tasfiye edildi. Onları tasfiye eden güç, Kürt ve Alevi kökenli bir eski bürokrat olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun partinin başına geçeceğini de öngörmüştü. Böylece: sünni müslüman Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’sine karşı, Alevi-Laik Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’si…

Türkiye’nin başına çöreklenmiş her siyasi görüşten oligarkların etkinliği ancak böyle kırılabilirdi. Ve operasyonun ikinci ayağı planlandığı gibi yürüdü. Birinci ayak: kolayca tahmin edeceğiniz gibi, dinsel alandaki oligarkların tasfiye edilmesi ve din tabusunun yıkılmasıydı, yani AKP’nin kurulması ve iktidarı…

Önüme bir çığı geldi
Bir ucu var şar içinde
Aktarlar dükkanın açmış
Ne istersen var içinde

İkinci ayak başarıldıktan sonra, Kürt sorununda ilerleme sağlanması için zorlanan AKP harekete geçti. 2010 yılında büyük gürültülere neden olan adımlar, 2012-2013 yıllarında kolaylıkla atıldı. Kürt haklarında atılan adımlarla eş zamanlı olarak dinsel alanda da tabu olan adımlar fazla tepki çekmeden yürürlüğe kondu. Kürt hareketinde önemli bir ağırlığa sahip Laik yapıdaki Kürt liderleri bu süreçte tamamen AKP’nin arkasında durdular. Bu durumu kolaylaştırmak için, Kürt hareketindeki Alevilere de büyük bir operasyon yapıldı ve üç Alevi Kürt kadını Paris’te tüm istihbarat ajanlarının göz yumması veya ortak kararıyla katledildi. Başka bir konjüktürde böyle bir saldırıya çok sert karşılık verecek olan PKK derin bir sessizliğe gömüldü. Oysa; failler ayan beyandı?..

Gir dükkana pazar eyle
Her şirindir hezar eyle
Aya güne nazar eyle
Ay Muhammed nur içinde
 

Türkiye’de ilk kez bir Alevi hem de Kürt Alevi birisi Türkiye’nin en eski partisi olan CHP’de genel başkan seçilmişti… Anadolu yerlilerinin önünde yine altın bir fırsat vardı. 2011 genel seçimlerinde Kılıçdaroğlu’ndan beklenen: CHP’nin tüm oligarklarını tasfiye etmekti. Böyle yaptığında, parti gerçekten sol bir nitelik kazanacak ve eski-köhnemiş yapı tarihin derinliklerinde yok olacaktı. Fakat; bürokratik bir gelenekten gelen Kılıçdaroğlu, bu devrime cesaret edemedi. Konjüktürden kaynaklanan gücünü algılayamadı. 1919 ve sonrasında Mustafa Kemal’in farkına vardığı ve kullandığı gücü elinin tersiyle itti. Milletvekili listelerini halkla birlikte yapmak yerine; partinin (aslında tabansız…) oligarkları arasında pay etti.

Ay Ali´dir gün Muhammed
Okunan seksen bin ayet
Balıklar deryaya da hasret
Çarka döner göl içinde

Bu yaptığı stratejik/trajik hata; 1240 yıllarında “Babailer”in, 1320’de Otman Gazi ve Şeyh Adab’lı Ali’nin, 1420’de Şeyh Bedreddin’in, 3 Mart 1924’te Mustafa Kemal’in yaptığı hatanın aynısıydı…

Bugüne kadar 16 defa kurulduğu söylenen devletleri kurup; 16 defa da yıkacak olanlara devreden bu “akıl”ın artık akıllanması gerekiyordu.

Ne ki, bu aklı kullanması gereken akıl; eline geçen ikinci altın fırsatı da değerlendiremiyor. Etrafını saran, ülkeyi şu anda içinde bulunulan yağma düzenine teslim eden “sağ” akıl nedeniyle; kurtuluşu yine sağ’a yanaşmakta görmekte ve partiyi sağ yapılanmalara altın bir tepsi içerisinde sunmaktadır.

Göl içinde çarka döner
Susuzluktan bağrı yanar
Alemler seyrana da iner
Seyir var seyir içinde

Kimi il ve ilçelerde yapılan ve sol siyasetin gereklerinden olan ön seçim yerine yaptırdıkları “eğilim yoklamasında” birinci sırada çıkan adayları bile, yalnızca Alevi kökenli oldukları için atamamakta, yerlerine sağ ve yiyici oligarşik düzeni devam ettirecek olanları atamaktadır.

Kendisine bu aklı veren sağ danışmanlarına göre; “… Sayın Kılıçdaroğlu Alevi kökenli olduğu için partiye zaten bir tepki var, il ve ilçelerde Alevi adaylara yer verilirse CHP seçimleri kaybeder?..” miş?!.

Efendiler: CHP’nin başında “sünni” bir genel başkan varken neden; “… Sayın Baykal sünni kökenli olduğu için partiye zaten bir tepki var! Alevi adaylara yer verilmezse CHP’nin oy deposu Alevileri küstürürüz, seçimleri kaybederiz..” demiyordunuz?..

Sayın Kılıçdaroğlu: aklı başında hiç bir CHP’linin veya CHP’ye oy veren yurttaşın sizden mezheplere veya dini görüşlere göre bir talepte bulunma hakkı yoktur. Olamaz!.

Sizden beklenen: üyelerinizle yaptığınız “eğilim yoklaması” sonuçlarına dolayısıyla, üyelerinizin eğilimine değer vermeniz, gereğini yapmanız. Hatta, her yerde üyenizin görüşüne saygı göstermeniz. Sol/Sosyaldemokrat bir partinin farkı budur!

Kuduretten verdi balı
Bahanesi oldu arı
Şimdi dinle Ahuzarı

Allah Allah, Allah Allah
Arı inler bal içinde

Eski MHP’li veya eski AKP’li bir adayla seçimlerin alınabileceğini düşünmek aymazlıktır.

Amaç yalnızca seçimleri almaksa; Ankara’da CHP’ye Melih Gökçek daha uygun düşmez mi?

Yıllardır sizin partinize oy vermiş birinden bir anda başka bir partiye oy vermesini bekler misiniz?

2009 yılında Ankara’da %31.5 oy alan CHP’nin oylarının üzerine, %26.9 oy alan MHP adayı Mansur Yavaş’ın oylarını da katınca: %56 ile(danışmanlarınıza göre %48..) seçimi alacaksınız öyle mi?.. Bu aklı veren danışmanların aklına şaşarım! CHP’nin bu atağı, tam tersine MHP oylarını da Melih Gökçek’e yönlendirecek emin olabilirsiniz.

Pir Sultan´ım ey gaziler
Yürekte yara sızılar
Talipte pirin arzular
Bülbül öter gül içinde
   

Konjüktür(son yolsuzluk operasyonu…) nedeniyle bir umudunuz varsa emin olun bu sefer de oylar MHP’ye akar ve Türkiye’nin her yerinde MHP kazanır.

Unutmayın! Ay, güneş değildir. Güneş doğduğunda ay görünmez!..

DERS-HANE Mİ? TERS-HANE Mİ?

DERS-HANE Mİ? TERS-HANE Mİ?

Yine birbirimize girdik. Yine ortalıkta tehditler ve şantaj kasetleri dolaşmaya başladı. Mesele ne? Görüntüde dershanelerin kapatılması kararı. Altında yatan neden ise; iktidar paylaşımı, dolayısıyla rant…

On yıldır bıkmadık mı en doğru konuyu bile böylesine içinden çıkılmaz duruma sokmaktan, böyle insanları tekrar tekrar yönetici olarak seçmekten?..

Oysa, gelişmiş hiç bir toplumunun eğitim sisteminde öğrencilerin önce devlet okulunda normal eğitim alıp, daha sonra da, hatta hafta sonları da adına “dershane” denen aptalca bir sistemin cenderesine sokulup, yarış atı gibi sürekli koşturulduğu bir olgu yok! Böyle bir şeye eğitim de denmez zaten.

Böylesine haklı bir konu böyle mi çözülür? Asla!.. Yasaklarla, kapatmalarla hiç bir toplum ileriye gitmez. İşin ilginci: geriye de gitmez! Olduğu yerde dolap beygiri gibi döner durur, başı döner ve sonuçta gerçeğin duvarına çarparak kafasını yarar.

Ortaokul’dan beri hepimize haftada 3 veya 6 saat olmak üzere, dört yıl da üniversite eğitimini sayarsak tam 10 yıl boyunca yabancı dil eğitimi verildi. Bu hesaba göre toplumun en az yüzde ellisinin bir yabancı dili biliyor olması gerekmez mi? Sonuç?..

Devlet okullarında yeterli eğitim verilse insanlar bir de dershaneye para verirler mi?
Meslek lisesini bitiren gençlerimizden kaç tanesi mesleğiyle ilgili bir iş yeri açıyor veya o meslek dalıyla ilgili bir işte çalışıyor?

Üniversite bitiren gençlerimizden kaç tanesi eğitim aldığı mesleğinde kendini yeterli hissediyor?

Üniversite bitiren gençlerimizden kaç tanesi eğitim aldığı meslek dalında bir işte çalışıyor?

“…Peygamber efendimizin hayatını okullarda ders olarak koyduk kötü mü yaptık?..” diye soruyor muhterem.
Bir Allah’ın kulu da çıkıp: “kötü yaptınız!” diyemiyor. “Okullarda ders olarak konmadan önce hiç kimse Peygamber efendimizin hayatını bilmiyor muydu muhterem?.”

“Sen nerede öğrendin dinini muhterem?..” diye soramıyor kimse.

Atalarımız, ecdadımız ne demiş? “İktidar bozar! Mutlak iktidar, mutlak bozar!..”

Velhasılı kelam: Allah, hiç kimseyi mutlak iktidar vererek sınamasın! Amin!..

Kadıköy’e Kadın Eli Değmeli

Kadıköy’e Kadın Eli Değmeli

Yazımın başlığı zarif bir türkümüzü anımsatmıştır çoğunuza.

Devam edelim öyleyse…

Analardır adam eder adamı.

Yanlış mı?..

Kadınlara değer vermeyen, onların eğitimini aksatıp, eve kapanmasına neden olan toplumların ne halde olduğunu görmüyor musunuz?..

2012 yılında Türkiye’de kadınların yerel yönetimlerde temsil oranına baktığımızda: 2950 belediye başkanlığından sadece 26’sında kadın belediye başkanı bulunuyor. Oransal olarak kadın belediye başkanı oranı binde 8,8.

İstanbul belediyelerinde 1989 yılında Şişli Belediye Başkanı olan Fatma Girik ve yolsuzluk abidesi G.A’dan sonra hiç bir kadın belediye başkanlığına seçilmemiş. Nüfusunun yarısı kadın olan bir ülke için çok büyük bir ayıp bu durum. Partiler bazında kadın adaya en çok yer veren parti CHP. Ama, CHP bile bu konuda çok yetersiz bir orana sahip.

Tamamiyle erkek egemen bir toplumda “kadın” adayların yerel yönetimlerde seçilmesi ve yer alması neyi değiştirecek?

Ya da, kadınların yönetim kademelerinde üst sıralarda hak ettiği yeri alması oligarşik-diktatoryal yönetimin ağırlıkta olduğu ülkemizde demokratik yönetim biçimine geçişi kolaylaştırır mı?

Erkeklerden beter bir kadın başbakan (Tansu Çiller) deneyimi yaşamış ülkemizde bu soruya olumlu yanıt vermek çok zor. Ne yazık ki, kadınlarımız bir yerde yönetici olunca, erkeksi bir yapıya bürünüyorlar.

Bir başka sorun da: ülkemizde yönetim erkine seçilen veya atananlar bulundukları makamı ailecek yönetmeye kalkıyor ve yönetiyorlar. Yine buna en iyi örnek: Eski başbakanlardan Tansu ve Özer Çiller çifti.

Bütün bunlara rağmen, kadınların ülkemiz siyasetinde hak ettikleri yeri alması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü demokrasi bir kültürdür. Kültür dediğimiz olgu da bir gecede oluşmaz ve değişmez! Nasıl ki, toprağa düşen olgun bir tohumun filiz vermesi için uygun koşullar ve zamanın ağırlığının onu sıkıp patlatması gerekiyorsa; toplumların ilerlemesi için de kadınların desteklenmesi ve toplumsal ağırlıklarının arttırılması gerekmektedir.

Genel olarak: yaklaşan yerel seçimlerde tüm partilerin kadın adaylara, özellikle belediye başkanlığı adaylıklarında kadın adaya gereken önemi vermesini diliyorum. Özelde ise; kısa bir sürede tanışmışlığım yanında çevreden yaptığım sorgulamalar ve sanatçı duyarlılığımdan kaynaklanan bir önsezi ile seçildiğinde çok iyi bir belediye başkanı olacağına, belediyecilikte çok önemli atılımlar gerçekleştireceğine emin olduğum; Cumhuriyet Halk Partisi’nden Kadıköy belediye başkanlığı için aday adayı olan Ayşe İnci Beşpınar’ın bu ilçeden aday gösterilmesini ve seçilmesini diliyorum.

RANT’INA KURBAN!..

RANT’INA KURBAN!..

Kendimi bildim bileli başta koçlar ve koyunlar olmak üzere kesilip yenmesi dinen helal kabul edilen hayvanların bütün bir ülkede aynı gün kesilmesinin/kurban edilmesinin “bayram” olarak kutlanmasını anlayamamışımdır. Bu geleneğin dayandığı mitoloji: Hz. İbrahim’in Hz. İsmail’i Allaha “Kurban” olarak sunması, Allah’ın da onu kabul etmesi ve İsmail’in canını bağışlayıp, yerine “Kınalı” bir koç göndermesi ritüelidir…

Bu ritüelin aynısı İ.Ö.(İsa’dan Önce) 413 yılında Antik Yunanlı olduğu söylenen Euripides adlı Tiyatro Oyun yazarının yazdığı; “İphigenia Tauriste” adlı oyunda anlatılmaktadır. Meraklısına okumasını tavsiye ederim. Çünkü, çok uzun bir öykü burada özet olarak bile anlatılamaz…

Küçük kasaba toplumlarında bu ritüelin (geleneğin…) devam etmesinin toplumsal bir yararı da olabilir (fakirlerin yılda bir defa da olsa et yiyebilmeleri veya oruç ayında tutulan orucun hem nefsi terbiye, hem de aç insanlarla empati yapmak amacı gibi…) günümüzün mega kentlerinde bu geleneğin sürdürülmesi; hem büyük sorunlara, hem de büyük rantlara, dolayısıyla rant kavgalarına ve toplumsal çürümenin iyice yaygınlaşmasına kaynaklık etmektedir.

İsterseniz bu durumu yabancı bir ülkeden örnek vererek açıklayalım. Baştan söyleyelim. Sakın ola ki; bu örneği ülkemizle karşılaştırmayasınız. Ülkemizde asla böyle ahlaksızlar görülmez!

Bir ülke düşünün… On beş milyonluk koca bir kent… O kentin büyük belediyesi ve küçük belediyesi meclis üyeleri ve irili ufaklı komisyonlarını da unutmamak lazım tabii. Eee, doğaldır ki kaymakamları ve anlı şanlı valilerini de unutmamalı…

İşte, böyle bir yerde kurban bayramı öncesi olabilecek olan olasılıklar (?!): Öncelikle bu işlere bakmakla bir yetkili görevlendirilir. İlgili rantı paylaşmaya teşne rantiyeci vatandaşlardan gönül rızasıyla “Allah Kabul Etsin!” kısaca AKE bağışları alarak “Kurban satış ve kesim yerleri” listesi oluşturur. Liste ekip tarafından onanır. Bu yerlerde rantiyeci vatandaşlar pankartlarını asarak il dışından gelen hayvan üreticilerinden milyonları (eski deyimle trilyonları) toplamaya başlar… Derken araya büyük belediye girer.

Büyük belediyeye aylar önce başvuran çok çok yüksek tepelerde hatırlı ağabeyleri olan birileri daha önce araştırdıkları ilçenin rantı en yüksek yerlerini tespit etmişler ve oraya iki milyon (eski parayla iki trilyon) lira harcama yaptırarak büyük belediyeye, dev bir “kurban satış ve kesim yeri” hazırlatmışlardır… Bu hazırlatılan yerin rantı yüksek olsun diye de, oranın yakınında beş yıldır kurulan kurban pazarlarının “iptal edilmesi” gerekmektedir tabii ki!.. Devreye valilik girer bu sefer ve acele toplanan başka bir komisyon marifetiyle eski yerler iptal edilip, yeni yere yönlendirme sağlanır…

Gerisi ve deri rantiyesi kurbandan sonra inşallah!..

Canevi

Canevi

Bu aralar ülkemizin gündemine “aniden” sokulan Cami/Cemevi birlikteliği projesi büyük tepkileri de beraberinde getirdi. İslam dininde cami var mı? Yok! Eskiden Hz. Muhammed (S.A.V.)’in iki katlı evinin alt katında büyük bir odada toplanırmış Müslümanlar ve oraya da “Mescit” derlermiş. Alevilikte Cemevi var mı? Yok! Eskiden köylerde en büyük salon kiminse onun evinde toplanır ve cem yaparlarmış. Kendilerine ibadet yeri olarak bir mekan seçmiş ve ona da kendilerine göre bir isim vermiş insanların ibadet yerlerini dönüştürmeye çalışmak veya onların isimlendirmelerini kabul etmemek niçin? Neye yarar? Bize veya size ne?..Bırakın insanlar istediklerine inansınlar veya inanmasınlar.

***

Günümüzde camiyi ibadet yeri olarak kabul eden İslam içinde dahi, her cemaatin ayrı camileri vardır ve “asla” birbirlerinin camisinde namaz kılmaz, toplanmazlar! İnanmazsanız Cuma günleri Bakanları izleyin bakalım. Sürekli olarak nerelerde, hangi camilerde namaz kılıyorlar? Durum böyleyken, aralarında yüzyılların kini, kışkırtması ve “kan” bulunan Alevi ve Sünnileri “aynı mekanda birlikte ibadet yaptıracağız” diye barıştıracakmış gibi görünüp, birbirlerine düşürmeye çalışmak kimin, hangi “uzgörülü” aklın projesi? Yoksa, asıl amaçlanan Alevileri birbirine düşürmek, ayrıştırmak mı? Hatta, Kürt meselesini şöyle ya da böyle çözdükten sonra, Alevi meselesini de gündeme sokup; Kürt devleti kurulduktan sonra olması olası Kürt-Türk-Arap çatışmasında her üç milletin de ortak bileşeni olan Aleviliği bir baraj veya bir kalkan olarak mı kullanmak? Yoksa, paratoner (!) mi?.. Devletimiz bugüne kadar hangi Sünni köyünde cemevi yapmış? İçinde bir tane bile Sünni yaşamayan Alevi köylerindeki devletin yaptırdığı camileri sayalım mı? Hiç kimsenin ibadet için kullanmadığı bu camileri o kadar para harcayarak neden yaptırdınız ve yaptırmaya devam ediyorsunuz? Sahi, Çamlıca tepesinde yapacağınız cami projesini değiştirmeye ne dersiniz? Ankara Tuzluçayır’a yapmayı düşündüğünüz projeyi neden oraya taşımıyorsunuz? Çamlıca tepesine kocaman bir CANEVİ yapmaya var mısınız?..

Yerel Diktatörler

Yerel Diktatörler

Yerel yönetimlerden başlar demokrasi kültürü. Mahallemizde seçtiğimiz muhtar ve azalarını ne kadar tanıyorsak o kadardır demokrasimiz. İlçelerimizdeki belediye meclislerine kaç kez katıldık dinleyici olarak?..

Oysa, fark etmediğimiz, sokağımızdaki değişim oralarda planlanır. “Rant”lar oralarda dağıtılır. Ol nedenle; “Şikayet ediyorsan kötü yönetilmekten, bu biraz da senin kabahatin!..” demeye dilim varmıyor  ama, öyle sevgili dostum.

Her beş yılda bir, belediye başkanı ve meclis üyelerini seçiyoruz sandıkta. Öyle mi?.. Hayır! Her beş yılda bir, bir diktatör ve diktatörün kullarını seçiyoruz oysa (?!.)

Belediye Başkanı göreve geldiğinde; sizin gibi ürkek, ne yapacağını bilemeyen, çekinik, öz güveni olmayan silik bir kişiliktir hepimiz gibi… Sonra, her Allah’ın günü karşılaştığı insanlar; hazır-ol vaziyetine geçerek ve eğilerek yerlere kadar ve hatta secde ederek kendisine, öylesine bir “Başkanım” tekmili çekerler ki; “Ben neymişim be ağabey” dememesi çok zordur bu fani kulunuzun!.. Ve de öyle tekmil verir yıkayıp/ yağlarsanız, tadından doyulmaz bir diktatör yaratırsınız kendi ellerinizle…

Şu parti, bu partiye değildir sözümüz… Şu kişi, bu kişiye değildir sözümüz… Niyetimiz kimseyi kırmak değildir – şuradakini buraya koymak hiç değildir! Amma ve lakin; ara sıra da olsa zülf-ü yare dokunmak, çuvaldızı kendimize batırmaktır niyetimiz!

Bakın şöyle çevrenize. En tepeden en aşağıya… Bakın kendinize;

“Ah, bir elime geçirsem, bakın ben ne güzel yönetirim, nasıl hesap sorarım” diye dişlerinizi gıcırdatmıyor musunuz?..

Yerelden genele gönderdiğiniz insanların diktatörlüğü nerede öğrendiğini sanıyorsunuz?..

Sahi, altı ay sonra ne seçeceksiniz?

Dokuz ay sonra peki?..

Ne diyelim: Allah, zihin açıklığı versin!

ALİ İSMAİL SORUYOR?

ALİ İSMAİL SORUYOR? 

Ben, İsmail.

Ali İsmail.

Benim babamın  adı İbrahim değil.

Beni babam kurban etmedi tanrıya.

Tanrı benim için koç indirmedi yeryüzüne!..

Beni, kör bir bıçakla değil;

Döve döve öldürdüler

Eskişehir’de bir sokakta

Bir geceyarısı..

Kör bir inanç uğruna…

1, 2, 3, 4, 5, 6…

Ne kadar çabuk saydınız değil mi?

Altı genciz,

Altı Can’ız oysa!..

Altı babanın Aslanı,

Altı ananın  kınalı Kuzusuyuz!

Siz hiç evlat acısı nedir bilir misiniz?

QUO VADİS ADOLF?.. (2)

QUO VADİS ADOLF?.. (2)

İngiliz yazar, yönetmen, oyuncu Pip Utton’ın “ADOLF” adlı oyununu seyrettim. Levent ÖZDİLEK’in yönettiği ve Türkiye’nin en yetenekli tiyatro oyuncusu Burak SERGEN tarafından canlandırılan Adolf HİTLER’in, intihar etmeden önceki 12 saatinin, aslında onu iktidara getiren koşullar ve ideolojisinin yansılandığı çok önemli bir oyunu…

Günümüz Türkiyesi ile tıpatıp aynı koşullar ve aynı ideoloji… Oyunu seyrederken, özellikle 2002 yılından sonra Amerikan medyasında ülkemizle ilgili çıkan haberler geldi aklıma… “İslamo-Faşist” ne demek veya bununla ne kastedildiğini anladım ve tepeden tırnağa ürperdim!

1. Dünya Savaşında yenilen ve aşşağılanan, baskı altında tutulan Almanya.. Onlara lider olan ezik Onbaşı Adolf’un iktidara gelince ilk yaptığı iş: ulaşım ağını (Karayolları ve Demiryolları) yenileyip genişletmek, her Almana bir ev, bir iş, bir Wolksvagen beetle (kaplumbağa) araba ve devasa anıtlarla (heykeller…) Almanların egosunu şişirmek…

Özellikle 11 Eylül 2001 saldırısıyla “Terörist” damgası yiyen ve dünyanın her yerinde aşağılanan İslam taraftarları, tüm İslam aleminin liderliğine oynayan veya oynatılan ve kendini “Zenci Türk” olarak gören bizimkilerin iktidara gelişi veya getirilişi ve ilk yaptıkları icraatlar neydi? Toki konutları, duble yollar ve devasa büyüklükte camiler… Almanların Nasyonal Sosyalizmine karşı bizimkilerin ümmetçiliği…

Ne diyordu Adolf Polonya, Fransa ve Stalin dönemi Sovyetleriyle saldırmazlık antlaşmaları imzalarken: “Biz barış istiyoruz. Kan dökülmesin. Mutter’ler ağlamasın!..”

Ne yaptı bizimkiler? “Komşularla sıfır sorun” diyerek; neredeyse bütün komşularla vizeleri kaldırmadılar mı?.. Bizde muhalefet: Barışa karşı değil mi (?!), Savaş istemiyor mu? Kan dökülsün (?!), Analar ağlasın (!?) Demiyor mu?..

Ne diyordu Adolf? : “Yapılan antlaşmaları, günü gelince çizmelerimizle ezeriz! O zaman da kimse anlaşmalara aykırı hareket ettiğimizi iddia edemez!”

Size de tanıdık gelmedi mi “ayağın altına alıp çiğneme” meselesi?..

Ne yapmıştı Adolf?: parlamentodan bir yetki çıkarıp; Başba-kanlık ve Cumhur-başkanlığı makamını tek elde toplayarak, kendisini devlet başkanı ilan ettirmişti…

Bizimki ne yapmaya çalışıyor?.. Aynısı dediğinizi duyar gibiyim…

Ne diyordu tiyatro oyunundaki Adolf?: “Bir düşman bulmalısın kendine ve halka her kötülüğün müsebbibi olarak onu göstermelisin!” Alman Halkının Düşmanı kim oldu? Yahudiler ve Çingeneler…

Bizdeki düşman kim?.. Aleviler ve Zerdüştler(?!)

Ne yapmıştı Adolf?: Büyük Almanya’yı kurmak için; Avusturya’yı ilhak etmiş, Polonya’yı Sovyetler Birliği ile Paylaşmış ve sonunda Sovyetler Birliği’ne saldırarak, kendi yıkımına giden yolun başlangıcını yapmıştı…

Bizimki ise; Neo Osmanlı İmparatorluğu için; Büyük Kürdistan’ı kurduktan sonra ilhak edecek ve Suriye’yi İsrail’le paylaşacak. Daha sonra da yeni müttefiki İsrail, Kürdistan Eyaleti ve Sünni Mihver Arap krallıklarıyla birlikte İran üzerine atası Yavuz gibi sefere çıkacak ve bu sefer, son seferi olacak…

Bütün bunlar büyük bir “komplo teorisi” veya “hayal” ürünü mü sizce?..

Dilerim öyle olsun! Ve dilerim, yanılayım… “Tarih, tekerrürden ibarettir!” demişler ve İstiklal Marşımızın şairi Mehmet AKİF şöyle bir mısra söylemiş: “Geçmişten adam hisse kaparmış/ Ne masal şey/ Beşbin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?/ tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar./ Hiç ibret alınsaydı/ Tekerrür mü ederdi?.

Antik/Eski Yunan Tragedyalarında oyunun kahramanı, nereye kaçarsa kaçsın yazgısı onu orada bulur ve olması gereken gerçekleşir. Bu, kahramanın kaderidir… Kader, mutlaka yaşanacaktır! Yalnız: tüm bu olaylar olmadan önce Kral, ülkenin Kahini/Bilici Teiresias (siz buna sağduyu veya Ana Muhalefet de diyebilirsiniz…) tarafından uyarılır… Fakat, Kral yani devlet başkanı bu uyarılara kulak asmaz ve kaçınılmaz son gerçekleşir… Üstelik Kahin Teiresias aslında gözleri görmeyen birisidir. Gözleri görmeyen, Kör birinin(siz buna: Ana Muhalefet de diyebilirsiniz…) gördüğünü göremeyen Kral (siz buna: İktidar diyebilirsiniz…), sonunda kendi yıkımıyla birlikte; ülkesini de yıkıma sürüklemiştir…

Sonunda neler olacak? İzin verirseniz bunu da bir başka yazıda söyleyeyim.

Şimdi geldik Hz İsa’nın Aziz Petrus’a verdiği yanıta…
Hz. İsa şöyle yanıt verir: “Gideceğim yere… Şimdi arkamdan gelmezsin, nihayetinde geleceksin!”

QUO VADİS ADOLF?.. (1)

QUO VADİS ADOLF?.. (1)

Sözlüklere göre: Quo Vadis; Latince bir sözcük. Anlamı, “Nereye gidiyorsun?”… Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz’in yazdığı bir romanın adı… Sinema filmi de çekilen ve bir zamanlar çok büyük ilgi gören bir yapıt.

Romanın konusu: Neron zamanında Roma’da geçer. Sarayda geçen entrikalar, ihanetler, buradaki dalkavuklar, Romalı asilzadelerin yaşam biçimleri…Vs.

Aziz Petrus, Roma’dan kaçmaktadır. Kaçarken, Roma’ya gelmekte olan Hz. İsa ile karşılaşır. Ona “Quo Vadis?” der. Yani “Nereye gidiyorsun?” Hz. İsa’nın Aziz Petrus’a verdiği yanıtı merak ediyorsunuz şimdi değil mi? Yazıyı sonuna kadar okursanız öğreneceksiniz!..

Yazıya başlarken bu başlığı seçtim. Sonra da merak ettim -ki, merak; bütün kötülüklerin anasıdır.- Google baba aracılığıyla küçük bir araştırma yaptım ve bu başlıkta veya içinde bu kelimenin geçtiği yüzlerce yazı buldum… Böylece, insan nesli olarak, aynı sorunlardan (politik-acı) şikayetçi olduğumuzu tespit ettim.

Nicedir ve niyedir bu şikayet?..

Efendim, malum-u aliniz (ki; bu söz, ince bir yalakalık ve yağcılık yanında içten içe, kendini “malum-u aliniz” dediğiniz “zat-ı alilerine” karşı üstün görme, onları “aptal” yerine koyma hali taşır…) Yani, sizin de bildiğiniz gibi: demokrasi: insanların kendilerini vekilleri aracılığıyla(bir nevi delegeler…) yönetme biçimidir ve en iyi biçimi de “Cumhuriyet” rejimlerinde kendini ifade eder. Bu ifade edişlerin en önemli şartı da; dört veya beş yılda bir yapılan seçimlerdir… İşte, bu seçimler sonucunda ortaya çıkan delegeler (siz buna milletvekili de diyebilirsiniz…) bir süre sonra Politik-acı haline dönüşürler. Bu delegelerin politik-acı haline dönüşmemesi için, seçmenlerin onları seçerken bilinçli hareket etmesi yani, pazardan kavun/karpuz seçerken gösterdiği titizliği/seçiciliği göstermesi gerekmektedir.

Neyse ki; bizim milletin göstermediği bu titizliği parti başkanları fazlasıyla göstermekte ve kesinlikle kendi sözlerinden dışarı çıkamayacak/trenden inerse bir daha trene binemeyeceğini çok iyi bilen olgunlaşmamış olanlarını seçmekte ve onları dört yılda olgunlaştırmaktadırlar. Böylece, parti başkanlarınca atanmış/seçilmiş olanları seçmekte ve seçmiş olduğumuzu zannederek mutlu olmakta; dört/beş yıl sonra da seçilmiş olanları beğenmemekte, yine seçime giderek parti başkanlarınca atanan/seçilmiş olan başkalarını seçerek rahatlamaktayız…

Bu bir oyun değil mi?..

Evet, 62 yıldır sürdürdüğümüz bir oyun! Fakat, her oyun gibi bunun da bir sonu var!..

Burada bir paragraf açıp sıcağı sıcağına başımıza işte bu oyunlar sonucu sarılan terör meselesine değinelim: “11 Mayıs Cumartesi günü Hatay ilimizin Reyhanlı ilçesinde bu oyunun en kanlı başlangıcı sahnelendi. Sayısını henüz bilmediğimiz, haberlerde sayılarla ifade edilen “canlarımızı” bu oyunlardan birine kurban verdik. Şimdi birileri “sivil şehit” sayacak canlarımızı. Ne demekse sivil şehit? Öyle söyleyerek insanların acılarını hafiflettiklerini sanıyorlar. Herkes bu provokasyonu ait olduğu meşrebe göre birilerinin üzerine atmaya çalışıyor. Ne değişecek ki?..

Diyelim ki; Suriye istihbaratı ve yönlendirdiği gruplar yaptı. Neden yaptıkları “malum” değil mi? Bizimkiler her gün onların canını yakan teröristleri desteklemiyorlar mı? Bunun bir bedeli olacağını düşünmediler mi?

Diyelim ki; bizi Suriye’deki savaşa sokmak isteyenler yani, ÖSO veya İslamcı militanlar yaptı. Neden yaptıkları “malum” değil mi? Sınırımızı yolgeçen hanına çevirirsen olacağı bu!”

Oyunun sonu mu? Bir sonraki sayıda.

Tiyatro Festivalinin Ardından…

Tiyatro Festivalinin Ardından…

Ataşehir Belediyesinin düzenlediği “Ataşehir Tiyatroyla Buluşuyor” etkinliğinin dördüncüsü de sona erdi.

Festival oyunlarından Rutkay AZİZ ve Taner BARLAS gibi usta oyuncuların oynadığı: “Adalet Sizsiniz” adlı oyunun dekorları gümrükten çıkarılamadığından, son anda iptal edilmesi seyircisini ve festival düzenleyicilerini üzdü. Aslında, oyun her şeye rağmen “marke” dekorlarla oynanabilirdi ve oynanması gerekirdi. Ama, usta sanatçı Rutkay AZİZ maalesef bunu kabul etmedi.

Festivalin en az seyircili oyunu daha doğrusu gösterisi: Gazeteci Can ATAKLI’nın; “Canın Sağolsun Türkiyem” adlı tek kişilik gösterisi oldu. Bunun da sorumlusu: davetiyelerini aldıkları halde gösteriye gelmeyen duyarsız insanlardı elbette… 650 kişilik salonda 350 kişiye gösterisini sunan Can ATAKLI’nın alanında ilk ve ilginç bir gösteri sunduğunu ve izlenmesi gerektiğini düşünüyorum…

Festivalin en çok seyirci çeken oyunu ise; “Alevli Günler” adlı oyunlarıyla Türk Tiyatrosuna yeni bir soluk getiren ve bu çizgiyi sürdürürlerse, tiyatromuzun ayağa kalkmasına ve gelişmesine büyük katkı yapacağını düşündüğüm, İstanbul Halk Tiyatrosu’nun; “Tartuffe/Bezirgan” adlı oyunları oldu.

Dünya Tiyatrosunun en önemli yazarlarından Moliere’nin yazdığı ve ilk kez 1664 yılında seyirci karşısına çıkan: “Le Tartuffe, ou l’Imposteur” adlı 5 perdelik tiyatro oyunundan uyarlanan “Bezirgan” güncelliğini hala koruyan konusu ile günümüz Türkiyesi’ne tıpatıp uyması, kurnazca yapılmış uyarlaması, rejisi, oyuncuların ustalığıyla, Ataşehir seyircisinin haklı beğenisini kazandı ve iptal edilen oyunun yerine ikinci defa sahne aldı.

Ataşehir Belediyesinin yöneticilerinin yerinde olsam, İstanbul Halk Tiyatrosunu “Alevli Günler” ve “Bezirgan” adlı oyunlarıyla yeniden Ataşehir’e davet eder, belediyenin bürokratlarına da bu oyunları izlemeyi şart koşardım. Neden derseniz?. Eskiden her oyuna gelen belediye bürokratları bu yılki festivale pek rağbet etmedi!.. İmam-Cemaat meselesi burada da geçerli demek ki!..

Her şeye rağmen; Ataşehirliler bu etkinliklerden mutlu olarak ayrıldılar. Tabii Belediye Başkanlarından da yılan hikayesine dönen kültür merkezlerinin yapılıp açılması konusunda biraz hızlı hareket etmesini bekliyorlar ve bu beklentilerini Tiyatro Sanatçısı Emre KINAY aracılığıyla da dillendirdiler…

Duru Tiyatro’nun oynadığı, Oktay ARAYICI’nın yazdığı, Türk Tiyatrosu’nun klasikleşen oyunu: “Nafile Dünya” adlı oyunun sonunda sanatçı Emre KINAY (kendisine belediyenin teşekkürlerini ileten ve etkinlik anısına bir şilt veren Ataşehir Belediyesinin Kültür Müdürü T. Volkan ASLAN’a…) “Artık Ataşehir Belediyesinin kendi tiyatro salonunda oynamak istiyoruz. Ataşehir gibi bir ilçeye ne zaman kültür merkezi yapacaksınız?” sorusunu yöneltti… Volkan ASLAN da Eylül 2013’te Kültür Merkezi binasının açılacağını müjdeledi…

Sonuç olarak, etkinliği izleyenlerden; bu güzel etkinliği dört yıldır düzenleyen ve emek veren Ataşehir Belediyesi Kültür Müdürü T. Volkan ASLAN’a, müdürlüğün tüm yazışma yükünü sırtlayan memur Gönül BALKIŞ ve sanatçıların her türlü ihtiyaçları için her an hazır olan A. Oben ÖZKAL’ a bir teşekkür alkışı istiyor ve kendi adıma bu emekçileri gönülden alkışlıyorum…

Ataşehir Tiyatroyla Buluşuyor

Ataşehir Belediyesinin kurulduğu yıldan bu yana yaptığı en güzel etkinliklerden birisi kuşkusuz ki “Ataşehir Tiyatroyla Buluşuyor” adıyla dört yıldır ilçe halkına ücretsiz tiyatro zevki ve bilgisi aşılaması.

Bu etkinlik neden önemli?

İstanbul gibi çok geniş bir alana yayılmış olan dünyanın en büyük metropollerinde, geniş halk kesimlerinin hangi toplumsal ve ekonomik düzeyde olursa olsun, sanatla buluşabilmesi çok zordur. Böyle metropollerde sanat yapıları ve yapıcıları, kentin en merkezi yerlerinde yoğunlaşır. Dolayısıyla; özel bir zaman ve ekonomik güç ister sanata ulaşmak… İşte burada kentin –olması gereken- planlayıcıları devreye girer ve kenti planlarken bu tip kültür ve yaşam alanlarıyla kentte yaşayanların yoğun iş yaşamında bir anlık nefes almalarını sağlayan birimler oluştururlar. Elbette, bu görev de kentlerin belediyelerine düşer…

Tüm dünya kentlerinde bu alanlar için çeşitli düzenlemeler sunulur sanata ve sanatçılara… Ülkemizin tüm kentlerinde olduğu gibi, Ataşehir ilçesinde de sanat yapıları yok gibidir. Yalnızca Zübeyde Hanım Öğretmenevi’nin 650 kişilik-teknik anlamda çok da uygun olmayan- Konferans salonu vardır bu ihtiyacı gidermeye çalışan. Oysa, bizim gibi henüz gelişmenin başında olan ülkelerde çağa uygun “aydınlanma” yapılarına ihtiyaç vardır.

Nedir bu aydınlanma yapıları?

Bu yapılar, hemen her mahallede olmalı ve tam donanımlı Kültür ve Toplum Merkezleri olarak kurulmalı. İçerisinde: Kreş, sanatsal ve mesleki kurslar, kişisel gelişim(hobi) kursları, spor alanları, sağlık birimi, muhtarlık, Tiyatro ve Sinema salonları..gibi. Birimleri barındıran bütüncül yapılar olmalı.

Peki, günümüz AVM’leri bu gereksinimi karşılamıyor mu?

Kesin ve net yanıtı Hayır. Çünkü; AVM’ler yalnızca “kar” amacı güdülerek planlanır. Her şey ona göre biçimlendirilir. Çoğu AVM’lerde her nasılsa düşünülmüş olan tiyatro ve sinema alanlarının nasıl yavaş yavaş yok edilip yerini “kar” getirecek alanlara bıraktığını her gün basından izliyoruz.

Ol nedenle; bir kamu kurumu olan belediyelerin bu alanda gösterdikleri ve gösterecekleri faaliyetler çok önemlidir. Ataşehir Belediyesi çok yeni olmasına rağmen, bu alanda çok gecikmiştir. Neden?.. Çünkü; toplumun her alanda geriye götürülmeye çalışıldığı günümüzde, çok hızlı ve isabetli kararlar alıp, uygulanmalı. İşte, bu aşamada belediyemiz biraz yavaş kalıyor.

Her şeye rağmen, belediye başkanı Battal İLGEZDİ ve sanatçı eşi Gamze İLGEZDİ’nin Ataşehir’de tiyatro etkinlikleri için gösterdikleri çaba desteklenmeye ve kutlanmaya değer.

Üç hafta sürecek bu etkinliklerdeki hiçbir oyunu kaçırmamanızı dilerim. İyi seyirler…